“Atatürk, güçlü bir kişiliğe sahip olduğunu biliyordu. Genellikle insanların, hatta yakın arkadaşlarının, karşısında rahat konuşamadıklarını, fikirlerini açıklamaktan çekindiklerini görüyordu. Her şeyi bilmek, her bildiğini değerlendirmek amacında olan Atatürk, konuştuğu insanları rahatlatabilmek için, sofrasına çağırırdı. İçki ve dostlukla rahatlamış insanlar, bir süre sonra fikirlerini cesaretle ortaya dökerler, bildiklerini, işittiklerini kendi görüşlerine göre değerlendirirlerdi. Bu yüzden birçok devlet, memleket, dünya meseleleri zaman zaman sofraya gelmiş, orada konuşulmuş, hatta kararlara bağlanmıştır. Bu açıdan “Atatürk’ün Sofrası” bir çağın portresidir. Devlet, memleket ve dünya olayları, Atatürk sofrasının aynasına yansır, ulusal görüşe orada dönüşürdü.”
“Atatürk çalışırken, bir eylemin içindeyken haftalarca, aylarca ağzına bir damla içki bile koymamıştır.”
Yukarıdaki satırlar, İsmet Bozdağ’ın, “Atatürk’ün Sofrası” kitabında yer almaktadır. Yazar, hiçbir yorum yapmadan, hiçbir olayı değiştirmeden, sadece gerçekleri toplumsal hafızadan kaybolmaması kaygısıyla bir araya getirdiğini anlattığı kitabında, Atatürk’ün cumhuriyetin kurulması, yaşaması ve yaşatılmasıyla ilgili olayların anlatımına yer verir. Eğer, uyumuyor, okumuyor, yazmıyorsa mutlaka sofrasının başında olan Atatürk’ün köylü Halil Ağa’yı çağırdığı sofrasının başında cumhuriyetin iyi anlatılması için nasıl titiz davrandığını, Cumhuriyet’in kuruluşunun 103’ncü yıl dönümünde vurgulayabiliriz. Atatürk Selanik günlerinden arkadaşı Nuri Conker’le Eylül sonu bir akşamüstü Florya Köşkün’den firar edip Çekmece’ye doğru giderken, yola yakın bir tarlada çift süren yaşlı bir köylü görür. Tarlaya koşulu biri öküz diğeri eşek çift süren köylünün önünde yavaş yavaş ilerler ama sapan eşit güçle çekilmediği için çiftçi hayli zorluk çeker. Atatürk arabayı durdurtup aşağı inerek doğruca köylünün yanına gider, selam verir ve neden sapana iki öküz koşmadığını sorar. Aralarında geçen konuşmanın ardından öküzlerden birinin vergi borcu karşılığında vergi memuru tarafından çiftçinin elinden alınarak satıldığını öğrenir. Atatürk kendini tanıtmadan çiftçiden; muhtar, kaymakam, vali, dönemin Başbakan’ı İsmet İnönü ve kendi hakkında düşüncelerini öğrendiği bu konuşmanın ardından canı sıkkın gerisin geri köşke döner. Köylü Halil Ağa vergi borcundan öküzünü satan devlete güvenmemektedir. Birkaç gün sonra çiftçi köşke çağrılır.
Atatürk misafirlerine, “Bu akşam soframıza, Efendimiz gelecek” der.
Köylü Halil, Atatürk’ü sofrada görünce rahatsız olur, korkar ama kadehi parlatınca rahatlar. Çekinerek de olsa düşüncelerini söyler. Atatürk’ün sofrasında o akşam Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri, İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ olmak üzere yirmi beş kişi vardır. Devlet, dünya, memleket olaylarının konuşulup ulusal görüşe döndürüldüğü Atatürk’ün sofrasında o akşam; o döneme kadar ırgat muamelesi görmüş bir halkın, kendinden yana kurulan idarede sesini duyurması sağlanır.
Tarlada Atatürk’le aralarında geçen diyalogun aynen tekrar edildiği konuşmanın ardından köylü uğurlanır. Atatürk sofraya döner. “Efendimizin halini gördünüz mü beyler? Devlet, size böyle davransa, ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet! Şimdi onun karşısında ‘Adam olmak’ bize düşüyor!... Halil Ağa’nın öküzünü satıp üretimi aksatan kanunu, ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun, yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü satıyor. İkisi de bence bir… “Biz, Cumhuriyet’i süs olsun diye yapmadık; halktan yana bir idare kurmak için yaptık.”
Bir çift sapanın düzgün gitmesi için kanunları sapanın peşine takıp, halktan yana değiştiren liderin kurduğu cumhuriyeti dönüştüreceğim diye bırakın çift-çubuğu, tüm kanunları çıkar odaklarının peşine takıp, en temel haklardan mahrum bırakılmak göze alınabiliyor? Halka değmeyen, dokunmayan, halkın duyarlılığını yansıtmayan, tanımlamayan bu belirsiz akış, halkın karşısında nereye kadar?
Cumhuriyet’in 103’ncü yılını, nice yılların Cumhuriyet’le yaşanması dileğiyle kutluyoruz.