Hiç bal tasına konan bir sineği seyrettiniz mi?

Balın kokusunu alan sinek, tasın üzerine konar. Hortumunu uzatıp balı emmeye başlar; tadını beğendikçe iştahı kabarır. İştahına yenik düştükçe ayakları bala gömülür, kanatları ağırlaşır. Bir süre sonra kanatlarını çırpsa da kurtulamaz. Başlangıçta kendisine zevk veren bal, sonunda onu esir alır.

İnsanın hırsı da böyledir. Kazandıkça daha fazlasını ister, sahip oldukça gözü doymaz. Hele tükettiği başkasının hakkıysa…

Peki, o bal tası Türkiye'nin hazinesi, bal da milletin alın teri olsaydı?

O hazinede emeklinin helal kazancı, işçinin alın teri, çiftçinin emeği, esnafın, sanayicinin kazancı ve vatandaşın ödediği vergiler vardır. Bu kaynaklar, birilerinin çıkarı için değil, milletin refahı ve ülkenin geleceği için kullanılmalıdır.

Kamuoyunda tartışılan “fon talanı” iddiaları da bu nedenle önemli soruları gündeme getiriyor: Milletin parası nereye gidiyor, kimler yararlanıyor ve hesabını kim verecek?

Elbette iddialar somut delillerle araştırılmalı, sorumluluklar hukuk çerçevesinde belirlenmelidir. Bununla birlikte kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı şeffaf biçimde açıklanmalı, hesap verme sorumluluğu eksiksiz yerine getirilmelidir. Çünkü devletin hazinesi yönetenlerin özel mülkü değil, milletin emanetidir. Kamu görevi bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.

Sinek, bala battığını çoğu zaman kurtulamayacak hâle gelince anlar. Bir millet de hazinesinin eridiğini geç fark ederse bunun bedelini yalnızca bugünkü kuşaklar değil, gelecek nesiller de öder.

Balın tadı geçer, hesabı kalır.

O tasın içindeki bal, birilerinin değil, milletin alın teridir. Hazine emanettir; emanete sahip çıkmak bir görev, hesabını sormak ise milletin hakkıdır.