Bayburt esnafının ekonomi hocası ne TÜİK’tir ne Merkez Bankası. Onun hocası dükkânın kasası, evin mutfağıdır. Enflasyonu grafiklerden öğrenmez; çarşıya, pazara çıktığında öğrenir. Geçen ay üç liraya aldığı şey bugün on liraya çıkmışsa hesabını ona göre yapar. Faiz oranlarını bilmeyebilir ama borcunun faizini bilir. Büyüme rakamlarını takip etmeyebilir ama dükkâna giren müşterinin azaldığını hemen fark eder. Ekonominin kitaplarını belki okumamıştır ama hayatın kitabını her gün okur.
Onun hesabı da pek karmaşık değildir. Evde yiyecek var mı, kira ödendi mi, elektrik ve su faturaları kapandı mı, veresiye defteri biraz olsun hafifledi mi, çoluk-çocuğun ihtiyaçları karşılandı mı, ay sonuna kadar yetecek para kaldı mı? Bir de bütün bunlardan sonra kenarda üç-beş kuruş duruyor mu? Duruyorsa başını kaldırır, “Allah bereket versin” der. Çünkü insanın refahını anlamak için bazen yüzlerce sayfalık rapora gerek yoktur. Ay sonu geldiğinde cebinde para kalıyorsa insan kendini güvende hisseder. Çoluk-çocuğunun ihtiyacını karşılayabiliyorsa geleceğe biraz daha umutla bakar. Borcunu kapatıp ertesi güne para bırakabiliyorsa hayatla arasındaki mesafe biraz daha kısalır.
Asıl ekonomi de zaten budur. Ekonomi büyürken insanın sofrası küçülüyorsa ortada anlatılması gereken başka bir hikâye vardır. Maaş artıyor ama ay sonu daha erken geliyorsa, dükkânın cirosu büyüyor ama esnafın cebindeki para azalıyorsa, kâğıt üzerindeki refahla mutfaktaki refah aynı şey değildir. Rakamlar yükselirken insanın hayatı küçülüyorsa, o rakamların vatandaş açısından ne anlam taşıdığını yeniden sormak gerekir.
Bayburt’ta bunu kimse uzun uzun anlatmaz. Esnaf günün sonunda kasayı açar, hesabını yapar, eve götüreceği paraya bakar. Sonra bir de çocuklarının yüzüne bakar. Bir gün hesap gerçekten yolunda gider; borçlar kapanmıştır, evde eksik yoktur, çocukların ihtiyacı karşılanmıştır, kenarda da biraz para kalmıştır. Esnaf parasını sayar, bir daha sayar. Sonra eşine dönüp gülümser: “Tamam…” Biraz durur ve ekler: “Bize hac farz oldu.” İşte ekonomi bazen bundan ibarettir. İnsanın bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra cebinde kalan para, en güzel refah göstergelerinden biridir. Geri kalan her şey biraz da rakamların hikâyesidir.
Bugün vatandaş aynı hesabı bütün Türkiye için yapıyor. Fakat sonuç pek iç açıcı görünmüyor. Fiyatlar yükseliyor, emeklinin maaşı ay sonunu görmeden bitiyor, esnaf siftah bekliyor, çiftçinin maliyeti ürettiği ürünün fiyatından daha hızlı artıyor. Memur maaşını alıyor, daha ay bitmeden yeniden hesap yapmak zorunda kalıyor. Sonra televizyon açılıyor: “Enflasyon düşüyor.” “Ekonomi güçleniyor.” “Türkiye büyüyor.” Vatandaş market fişine bakıyor, sonra televizyona… Hangisine inanacağını şaşırıyor.
Bir tarafta yükselen grafikler, diğer tarafta küçülen sofralar var. Bir tarafta milyarlar konuşuluyor, diğer tarafta emekli ekmek hesabı yapıyor. İnsan ister istemez soruyor: Benim yaşadığım Türkiye ile kürsülerde anlatılan Türkiye neden birbirine bu kadar uzak? Çünkü ekonomi yalnızca büyüme rakamlarından ibaret değildir. Ekonominin asıl sınavı, o büyümenin vatandaşın hayatına ne kadar yansıdığıdır. Refah gerçekten artıyorsa bunun karşılığını esnafın kasasında, çiftçinin tarlasında, memurun maaşında, emeklinin cüzdanında görmek gerekir. Vatandaşın alım gücü artmıyorsa “büyüyoruz” sözünün onun mutfağındaki karşılığı nedir? Mesele tam da burada başlıyor.
Bir de işin kamu parası tarafı var. Vatandaş kendi parasının hesabını kuruşuna kadar vermek zorunda. Vergisini geciktirirse faiz işler, borcunu ödemezse kapısı çalınır. Esnafın devlete borcu varsa devlet alacağını takip eder. Bunda şaşılacak bir şey yok; kamu düzeni böyle işler. Fakat o zaman vatandaşın da son derece basit ve haklı bir sorusu ortaya çıkar: Hükümetin harcadığı milyarlarca liranın hesabını kim veriyor? Hangi para nereye harcandı? Kime aktarıldı? Hangi şartlarla verildi? Hangi iş kaça yapıldı? Kamu kaynağının karşılığında millet ne aldı?
Bu soruların cevabı açık, belgeli ve denetlenebilir olmak zorundadır. Çünkü kamu parası, adı üzerinde, kamu parasıdır. Bir partinin parası değildir, bir hükümetin özel parası hiç değildir. AK Parti’nin elinde de olsa, CHP’nin elinde de olsa, MHP’nin, DEM Parti’nin ya da başka bir siyasi iktidarın elinde de olsa değişen bir şey yoktur: Milletin parası, milletin parasıdır.
Burada mesele parti tutmak değildir. Mesele kamu kaynağının hukuk içinde, şeffaf ve hesap verebilir biçimde kullanılmasıdır. Hukuka aykırı bir işlem varsa ortaya çıkarılmalıdır. Haksız kazanç iddiası varsa araştırılmalıdır. Bir usulsüzlük iddiası varsa deliliyle konuşulmalıdır. Ne eksik, ne fazla. Çünkü adalet yalnızca vatandaştan hesap sormak değildir; gerektiğinde hesap verebilmektir de.
Vatandaş artık ekonomi nutku istemiyor. Geçen yıl üç liraya aldığı bir ürünün bugün on liraya çıkmasının kendi hayatında ne anlama geldiğini biliyor. Çarşıda görüyor, pazarda görüyor, markette görüyor, kasada görüyor, cebinde görüyor. Emekli ay sonunu getirmeye çalışıyor. Esnaf dükkânını ayakta tutmaya çalışıyor. Çiftçi tarlasını sürdürebilmek için maliyet hesabı yapıyor. Memur maaşını ay başından ay sonuna bölüştürüyor. Herkes kendi küçük devlet bütçesini yönetiyor. Herkes aynı şeyi biliyor: Hesap tutmazsa hayat tutmuyor.
Bayburt esnafı bunu biliyor. Kasayı kapatırken günün hesabını yapıyor: Ne kazandım, ne ödedim, kime borcum kaldı, eve ne götüreceğim, ay sonuna ne kalacak? Şimdi aynı soruları daha büyük bir deftere yazmanın zamanı geldi. Türkiye’nin hesabı ne? Devletin geliri ne? Nereye harcanıyor? Vatandaşa ne kalıyor? En önemlisi, milletin parasının hesabını kim veriyor?
Devletin kasası kimsenin özel kasası değildir. O kasa milletin kasasıdır. Vatandaş kendi cebindeki üç kuruşun bile hesabını yapıyorsa, milyarlarca liralık kamu kaynağının hesabını sorması kadar doğal ne olabilir?
Bayburt esnafı kendi kasasının hesabını biliyor. Şimdi sıra Ankara’nın hesabında. Çünkü vatandaşın sorusu aslında çok basit: “Ben kendi paramın hesabını veriyorsam, benim paramı harcayanlar da hesabını vermek zorunda değil mi?”