2008'de değişen sistemin faturasını bugün emekli ödüyor!
Bir ömür çalıştı emekli…
Sabahın köründe kalktı. Kimi fabrikada, kimi tarlada, kimi büroda, kimi inşaatta ter döktü. Ay sonunu bekledi, maaşından prim kesildi. Sesini çıkarmadı. Çünkü bir umudu vardı: Bir gün emekli olacak, hiç değilse ömrünün sonbaharında rahat edecekti.
Devlete güvendi. Primini ödedi. Geleceğini buna göre kurdu. Ama bir gün kurallar değişti! 2008 yılında yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile emeklilik sisteminde önemli bir değişikliğe gidildi.
Emekli aylığı bağlama oranları düşürüldü. Geçmiş primlerin güncellenmesinde ekonomik büyümenin emekli aylıklarına yansıyan payı yüzde 100'den yüzde 30'a indirildi.
Yani emeklinin yalnızca bugünkü maaşının hesabı değil, yıllarca ödediği primlerin gelecekteki karşılığı da değişti.
Bir başka ifadeyle, emeklinin çalışma hayatındaki fedakârlığı ile emeklilikte alacağı aylık arasındaki bağ zayıflatıldı.
Sonra yıllar geçti…
Emeklinin sofrasındaki ekmek küçüldü. Pazarda filesi hafifledi. Markette etikete bakıp ürünü rafa geri bıraktı. Eczanede ilaç parasını, evde faturayı düşündü.
Bir zamanlar ülkenin üretimine katkı sağlayan, vergisini ve primini ödeyen insanlar, bugün geçinebilmek için hesap makinesiyle yaşıyor. Ne acı değil mi?
İnsan bir ömür çalışır, prim öder; emekli olunca da dinlenmek yerine geçim hesabı yapar. Üstelik bugün emekliye dönüp dolaşıp yine zam konuşuyoruz. Ek ödeme, refah payı, seyyanen artış, iyileştirme…
Sanki emeklinin sorunu her ay yeniden keşfediliyor! Oysa mesele dün başlamadı. 2008'de değişen sistemin uzun vadeli sonuçları da bugün tartışılıyor. Peki, o gün bu düzenlemeler yapılırken geleceğin emeklisi hiç mi düşünülmedi?
Aylık bağlama oranları düşürülürken, yıllarca çalışacak insanların emeklilikte ne kadar maaş alacağı hesaplanmadı mı?
Ekonomik büyümeden emekliye düşen pay azaltılırken, o büyümeyi yaratan insanların da bu ülkenin emeklileri olacağı unutuldu mu?
Bugün daha fazla çalışmak, daha fazla prim ödemek, her zaman daha yüksek emekli aylığı anlamına gelmiyor. Özellikle düşük ücretle çalışanlar açısından sistemin yarattığı sonuçlar ciddi biçimde sorgulanıyor.
Bir de işin adalet tarafı var.
Aynı ülkede, benzer sürelerle çalışmış insanlar; çalışma dönemlerine, prim kazançlarına ve emeklilik tarihlerine göre farklı aylıklar alabiliyor. Çünkü bugün emekli maaşı tek bir hesapla belirlenmiyor. 2000 öncesi, 2000-2008 arası ve 2008 sonrası çalışma dönemleri farklı hesaplama kurallarına tabi tutuluyor.
Demek ki emeklinin kaderini yalnızca kaç yıl çalıştığı değil, hangi dönemde çalıştığı da belirliyor.
İnsan sormadan edemiyor: Emekli olmak için çalıştığı yıllar mı önemli, yoksa hangi kanuna denk geldiği mi?
Şimdi yetkililerden yeni iyileştirmeler bekleniyor.
Elbette zam yapılsın. Emeklinin geliri artırılsın. Ama yalnızca maaşa birkaç kuruş ekleyerek bu mesele çözülebilir mi?
2008'de değişen hesaplama sisteminin emekli aylıkları üzerindeki etkileri bütün yönleriyle incelenmeli. Çalışma süreleri ve prim kazançları dikkate alınarak ortaya çıkan kayıplar belirlenmeli. Emekli aylıklarında adalet ve hakkaniyeti sağlayacak kalıcı bir düzenleme yapılmalı. Çünkü emekli yardım istemiyor. Hakkını istiyor.
Yıllarca ödediği primin karşılığını, verdiği emeğin değerini istiyor. Yaşlılığında torununa harçlık verirken cebini düşünmek, pazarda bir kilo meyve alırken hesap yapmak istemiyor.
İşin en düşündürücü tarafı şu: Emekli yıllarca devlete güvendi. Primini ödedi. Üzerine düşeni yaptı. Şimdi hakkını arıyor. Ama hakkını arayacağı makam devletin, değiştirilmesini istediği kuralları koyan yasama organı da devletin…
Eee, şimdi kimi kime şikâyet edelim?
Emekli olmak için bir ömür çalıştı. Emekli oldu, şimdi yaşayabilmek için çalıştığı yılların karşılığını bekliyor.
Önce emekliliği bekliyordu, şimdi ayın sonunu… Oysa insan ömrünün sonbaharında huzur arar. Her sabah yeni bir zam haberi, her ay yeni bir geçim hesabı beklemez.
Bir ülkenin emeklisi, ömrünün sonunda geçim mücadelesine mahkûm oluyorsa burada yalnızca ekonomik değil, ciddi bir sosyal adalet sorunu da vardır.
Emekli sadaka değil, hakkını istiyor. Lütuf değil, adalet bekliyor.
Bir ömür alın teri döken insanlara sorulması gereken son soru belki de şudur: Siz üzerinize düşeni yaptınız. Peki, sizin için üzerine düşeni kim yapacak?
Yazık değil mi bu insanlara?