Bazı yolculukların mesafesi kilometreyle ölçülmez. İnsan doğduğu yerden ayrılırken yalnızca bir şehirden uzaklaşmaz. Bir evden, bir sofradan, bir sesten, bir kokudan ve çocukluğundan ayrılır. Bayburt’tan gurbete gidenlerin bavullarında da yalnızca gömlekler, pantolonlar, birkaç parça eşya yoktu. O bavullarda bir annenin emeği, bir babanın duası, kardeşlerin bakışı ve memleketin kokusu vardı.

Benim bavulumda ise annemin mor koyun ve beyaz koyun yünlerinden ördüğü yün çoraplar vardı. Hâlâ saklıyorum. Yıllar geçti. O çoraplar hâlâ giyilecek durumda ve ara sıra çıkarıp sırtımı kaşıyorum. İnsan bazı şeyleri kullanmak için değil, hatırlamak için saklıyor. Çorapları ne zaman elime alsam rahmetlik annemin ellerini düşünüyorum. Yünü el tarağıyla, lifler aynı yöne bakacak şekilde tarayıp pürüzsüz hâle getirişini; sonra sümekleri teşiyle yünü nasıl eğirdiğini iplik haline getirdiğini, nasıl hazırladığını, ilmek ilmek nasıl ördüğünü… O çorapların sıcaklığından önce annemin emeği geliyor aklıma.

Bir de yola çıkarken bavula konulan kete vardı. Anacığım, mola verdiğimiz yerde yiyebileyim diye tandırda kete pişirmişti. Yol boyunca o kete bavulun içinde durdu. Ama aslında bavulda duran sadece kete değildi. Tandırın sıcaklığı vardı içinde. Evimizin kokusu vardı. Annemin sabahın erken saatlerinde hazırladığı sofranın hatırası vardı. Mola verdiğimizde çıkarıp yediğim o ketenin kokusu ve tadı hâlâ damağımda. İnsan yıllar sonra bile bazı tatları unutamıyor. Çünkü bazı tatlar damakta değil, hafızada kalıyor.

Bugün düşünüyorum da, Bayburt’tan gurbete gidenlerin bavullarında neler vardı acaba? Kimin bavulunda annesinin ördüğü bir çift yün çorap; keçi tiftiğinden örülmüş bir papak, yün bir kazak ya da tiftik bir eldiven vardı? Kimin cebinde babasının verdiği birkaç lira? Kimin çantasında bir parça kete, kavurma, kerti lor, peynir ya da evde hazırlanmış başka bir yiyecek? Kimin bavulunun küçük bir köşesinde, evden gizlice alınmış bir fotoğraf? Belki de birçoğunun bavulunda bunların hiçbiri yoktu. Ama mutlaka başka bir şey vardı: memleket. Çünkü gurbet yolculuğunda insanın taşıdığı en ağır şey, bavulundaki eşya değil, geride bıraktığı yerdir.

Bayburt’un kışı vardır o bavulda. Çoruh’un sesi vardır. Mahallenin sabahı vardır. Tandırın başındaki şurtta sohbetler vardır. Bayram sabahları vardır. Anacığımın, “Üstünü açık yatma, üşütme.” diye tembihlediği son cümle vardır. Kapıdan çıkarken insanın arkasına dönüp son kez baktığı o ev vardır.

Belki yıllar sonra gurbette yaşayan bir Bayburtlu, evinin bir köşesinde eski bir sandığı açacak. İçinden annesinin ördüğü bir çift yün çorap çıkacak. Bir başkası eski bir mendile rastlayacak. Bir diğeri sararmış bir fotoğraf bulacak. İşte o anda insan anlayacak: Biz Bayburt’tan ayrılırken aslında hiçbir zaman Bayburt’u geride bırakmamışız. Onu bavulumuzda değil, kalbimizde taşımışız.

Ben annemin ördüğü yün çorapları hâlâ saklıyorum. Ketenin kendisini değil, ketenin kokusunu da hâlâ hatırlıyorum. Bugün o yolculuğu düşündüğümde, yıllar önceki o bavulun aslında ne kadar küçük, içindekilerin ise ne kadar büyük olduğunu anlıyorum. Çünkü o bavulda birkaç parça eşya vardı. Ama içinde koskoca bir Bayburt vardı.