Bir ülkenin geleceğini ne belirler? Kaç okul açıldığı, kaç üniversite kurulduğu, kaç öğretmen atandığı mı? Yoksa o okullarda ne öğretildiği, üniversitelerde ne kadar bilim üretildiği ve laboratuvarlarda hangi yeni buluşlara imza atıldığı mı?

Bence bir milletin kaderini belirleyen, sahip olduğu binaların sayısı değil, o binaların içinde yetiştirdiği insanın niteliğidir. Çünkü ülkelerin gerçek zenginliği diplomalar değil, bilgi; gerçek gücü ise bilgiyi üretme yeteneğidir.

Türkiye'de eğitim tartışmalarını yıllardır yanlış bir eksende yürütüyoruz. Sanki din eğitimiyle bilim eğitimi birbirinin karşıtıymış gibi davranılıyor. Oysa insan hem inançlı hem bilim insanı olabilir; imam olabilir, fizik öğrenebilir; ilahiyatçı olabilir, yapay zekâ araştırabilir. Asıl mesele, çocuklarımızın hangi inanca sahip olduğu değil, nasıl düşündüğü, ne öğrendiği ve ne üretebildiğidir.

Öyleyse kendimize şu soruları soralım: Kaç çocuğumuz nitelikli laboratuvarlarda deney yapabiliyor? Kaçı araştırıyor, sorguluyor, teknoloji geliştiriyor? Kaçı öğretmeninin karşısında çekinmeden “Hocam, bu neden böyle?” diyebiliyor?

Çünkü eğitim, çocuğa hazır cevapları ezberletmek değil, doğru soruları sordurabilmektir. Akıllı tahta, yeni bina ve değişen müfredat tek başına eğitim reformu değildir. Gerçek reform, çocuğun zihnini özgürleştirmek; ona merak etmeyi, denemeyi, yanılmayı ve yeniden başlamayı öğretmektir. Bilim ezberlenmez, yapılır.

Teknolojik bağımsızlıktan söz ediyoruz. Ancak teknoloji satın almakla teknoloji üretmek aynı şey değildir. Bir ülke başkasının geliştirdiği teknolojiyi kullanarak ilerleyebilir; fakat geleceğini güvence altına almak için kendi bilgisini, kendi teknolojisini ve kendi bilim insanını yetiştirmek zorundadır.

Bunun yolu üniversiteden önce okuldan, araştırma merkezinden önce sınıftan geçer. Bilim insanı üniversitede yetişir ama bilimsel merak çok daha erken yaşlarda başlar.

1975 yılında Bayburt Lisesinden mezun oldum. O yıllarda okulumuzda Deneme Lisesi müfredatı uygulanıyor; fizik, kimya ve fen laboratuvarlarında dersler yapılıyordu. Matematik ve edebiyat için ayrı dersliklerimiz vardı. Eğitim yalnızca kara tahta önünde gerçekleşmiyordu.

Aradan yarım asır geçti. Dünya yapay zekâyı, robotları, biyoteknolojiyi ve uzay teknolojilerini konuşuyor. Peki çocuklarımızın eğitim ortamlarını aynı ölçüde geliştirebildik mi? Geçmişte ne yaptığımızı hatırlamak elbette önemli; ama asıl mesele, bugünün çocuklarına geleceğin dünyası için ne sunduğumuzdur.

İster imam hatipte ister fen, Anadolu veya meslek lisesinde okusun, her çocuk nitelikli fen, matematik, bilgisayar bilimi ve yabancı dil eğitimine erişebilmelidir. Eğitimde eşitlik, herkesi aynı okula yönlendirmek değil, her çocuğa yeteneklerini geliştirebileceği imkânları sağlamaktır.

Üstelik kalkınmayı yalnızca üniversite mezunu sayısıyla ölçmek de yanlıştır. Bir ülkenin doktor ve mühendise ihtiyacı olduğu kadar teknisyene, yazılımcıya, tasarımcıya ve nitelikli ustaya da ihtiyacı vardır. Mesleki eğitimi ikinci sınıf gören bir toplum, üretimi de ikinci plana iter.

Üniversitelerin başarısı da yalnızca öğrenci ve mezun sayısıyla ölçülemez. Bilimsel yayınlar, patentler, araştırma imkânları ve sanayiyle kurulan ilişkiler kadar, bilim insanlarının özgürce düşünebilmesi de önemlidir. Çünkü bilim, emirle değil, sorgulamayla ilerler. Bilimsel özgürlük bir ayrıcalık değil, bilim yapmanın şartıdır.

Yıllardır insanları inançları ve okul tercihleri üzerinden sınıflandırıyoruz. Oysa asıl ölçütümüz şu olmalı: Çocuklarımız matematik biliyor mu? Veriyi okuyabiliyor mu? Teknolojiyi yalnızca tüketiyor mu, yoksa üretebiliyor mu? Bir sorunla karşılaştığında çözüm arayabiliyor mu?

Devletin görevi çocukların inancını belirlemek değil, onlara nitelikli eğitim sağlamaktır. İnançla bilimi karşı karşıya getirmek yerine, özgür düşünceyi ve bilimsel yöntemi güçlendirmeliyiz. Çünkü bilim, hangi görüşten gelirse gelsin, her iddiayı sorgulayabilme cesareti ister.

Türkiye'nin önünde önemli bir tercih var: Çocuklarımızı geçmişin tartışmalarına mı hazırlayacağız, geleceğin dünyasına mı? Diploma sayısını mı artıracağız, bilgi üreten insan sayısını mı? Yeni binalarla mı övüneceğiz, yeni fikirlerle mi?

Bir milletin gerçek sermayesi; öğretmeninin niteliği, çocuğunun merakı, üniversitesinin özgürlüğü ve bilim insanına verdiği değerdir. Bunlar olmadan kalkınma söylemde kalır, teknolojik bağımsızlık bir temenniye dönüşür.

İnanç da toplumun bir gerçeğidir, bilim de. Cami de toplumsal hayatın bir parçasıdır, okul da. Ancak geleceğin teknolojilerini üretmek isteyen bir ülke, bunun yolunun slogandan değil; nitelikli eğitimden, güçlü laboratuvarlardan ve özgür düşünceden geçtiğini bilmelidir.

Artık kendimize şu soruyu soralım: Çocuklarımızı gerçekten geleceğe mi hazırlıyoruz, yoksa geleceği onlara yalnızca anlatıyor muyuz?

Çünkü bir milletin kaderi kürsülerde verilen sözlerle değil, okullarında sorulan sorularla, laboratuvarlarında yapılan deneylerle ve yetiştirdiği insanların ürettiği bilgiyle yazılır.