Büyük bir Japon bilgesi, kumların üzerine bir çizgi çizer ve öğrencilerine şöyle der:

“Bu çizgiyi kısaltın.”

Öğrenciler uğraşır ama başaramaz. Bunun üzerine bilge, yanına daha uzun bir çizgi çizer ve gülümser:

“Bakın, şimdi kısaldı.”

Hayat da siyaset de çoğu zaman böyledir. Bir şeyi gerçekten değiştirebilmenin yolu, onu yalnızca eleştirmek değil; daha iyisini ortaya koyabilmektir. Ülke yönetimine talip olan muhalefet yetkilileri, daha uzun bir çizgi çizip, iktidarın bugüne kadar çizdiği çizgiyi kısa gösterebiliyorlar mı?

Bugün memleketimiz, düşmek için elinden geleni yapan bir iktidar ile iktidara gelmemek için çabalayan bir muhalefet arasında cendereyle sıkıştırılmış durumda. Oysa insanların artık kavgaya değil; güven veren çözümlere ihtiyacı var. Çünkü vatandaşın gündemi siyaset değil, geçim derdi…

Market fiyatları maaşlardan hızlı artıyor. Gençler gelecek kurmakta zorlanıyor. Emekli ay sonunu hesaplıyor. Çiftçi üretimden uzaklaşıyor, esnaf ayakta kalmaya çalışıyor. Bu tablo içinde muhalefetin ya da iktidarın sorumluluğu yalnızca sorunları dile getirmekle sınırlı değildir. Asıl mesele, sorunların karşısına gerçek ve uygulanabilir çözümler koyabilmektir.

İnsanların refahı yalnızca maaş artışıyla sağlanmaz. Üretim güçlenmeden, alım gücü artırılmadan hukuk güveni tesis edilmeden kalıcı bir iyileşme mümkün değildir. Türkiye’nin yeniden üretim ekonomisine dönmesi gerekiyor. Betonla değil; sanayiyle, tarımla ve teknolojiyle büyüyen bir yapı kurulmadıkça bu döngü kırılmaz. Ancak mesele yalnızca ekonomi de değildir. Son yıllarda gençler arasında giderek yayılan “nasıl olursa olsun kazan” anlayışı, toplumun değer dünyasını zayıflatıyor. Emek geri plana itiliyor; bilgi, birikim ve liyakat yerine hızlı kazanç ve gösteriş öne çıkıyor.

Oysa güvenin en kritik olduğu alanlarda küçük bir sahtekârlık bile zincirleme sonuçlar doğurur. Sahte bir diploma yalnızca bireysel bir hile değildir; tüm toplumsal yapıyı etkileyen bir güven sorununa dönüşür.

Yanlış teşhis koyan bir sağlık çalışanı bir hayatı, hatalı hesap yapan bir mühendis bir şehri, yanlış politikalar üreten bir ekonomist ise bir ülkenin geleceğini etkileyebilir. Bu nedenle mesele sadece bireysel hatalar değil, güvenin kendisidir. Güven zedelendiğinde sistem yalnızca zarar görmez; yavaş yavaş çözülmeye başlar. Hileyle kazanılan hiçbir başarı kalıcı değildir. Emek, bilgi ve dürüstlük ise toplumun görünmeyen ama en güçlü temelleridir.

Büyüklerimizin bize bıraktığı en değerli miras çoğu zaman maddi değil, ahlakî olandı: “Yalan söyleme, kul hakkı yeme, çalış, paylaş…” Bugün en çok yıpranan değerler de bunlar.

Doğa da bize benzer bir uyarı yapıyor.

Erzincan İliç’te yaşanan felaket hâlâ hafızalarda taze. Benzer riskler farklı bölgelerde ki yurt köşelerinde de konuşuluyor. Kısa vadeli kazanç uğruna doğayı ve yaşamı zorlayan her adım, sonunda hepimize geri dönen bir bedel oluşturuyor. Kalkınma, doğayı tüketerek değil; onu koruyarak mümkündür. Çünkü hayat kısa ama etkileri uzun.

İnsan, hem kendi hayatında hem de toplumda doğru seçimler yapmak zorundadır. Ne ekersek onu biçeriz: Emeği ekersek bereketi, adaleti ekersek huzuru, ahlakı ekersek güveni biçeriz.

Unutmayalım ki bir memleketi ayakta tutan şey sadece ekonomi değil; aynı zamanda vicdandır.