Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir. Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam bu hicvedici sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yerer seriverir. Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliğindenim yakalananlar katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke sokakların aralarına atabilmişlerdir. Tabii Resulullah (s.a.v) himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim durumdan haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl üzüntü duymasın ki, zira sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle doluydu.
Maalesef başlangıçta hicvedici bir sözle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde taşıdığı bu endişeler içerisinde derhal Medine yoluna koyulur. Medine’de kızının evine geldiğinde Resulullah (s.a.v)’in oturduğu mindere oturmak istemesine ister ama kızı “sen müşriksin, sen necissin” deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşmayı uzatmak olduğunu dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v) himayesine aldığı kabileye yapılanlara incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir ama boşa çabalamadır bu. Dolayısıyla Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya ricacıları devreye girmesi için efor sarf eder. Olur ya, belki bir umut ışığı yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır. Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar. Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Zaten öz kızı bile Allah Resulünün oturduğu mindere oturtmayarak babasına gereken dersi vermişti. Derken uğraş verdiği bu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi açısından çok moral bozukluğu oluşturmasına yeter artar bile
O moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler pür dikkat Allah Resulünün üzerinde ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında kendisinde kabz (gerginlik) hali vardı. Çünkü yüz ifadelerinde öncesinde himayesine alıp da kendi uhdesinde gördüğü zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o acı dramın hüznü vardı ki, Allah Resulü (s.a.v) o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım. Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret gününe iman edenler Medine’de toplansın.”
İşte Allah Resulünün yaptığı bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş hazırlıkları başlar. Derken Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar sıkı denetime alınır da. Böylece sınır boyları kontrol altında tutularak yapılan hazırlıkların gizli tutulması sağlanır. Öyle ki alınan bu tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.
Evet, uzun bir yolculuğun akabinde yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir. Buna rağmen sahabe-i kiramın birbirleriyle tek yürek olup kenetlenmesini alıkoyamaz. Öyle ki ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile ibadet sayılırdı. Yine de onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü (s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da en son muhacir unvanı şerefine nail olur.
Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar bükülmüş, kalpler tek yürek bir halde hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ateş yakılmasını emreder. Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan çıkarılmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı Mekke’de yankı bulur da. Bu arada merak bu ya, Ebu Süfyan ve arkadaşları da hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar. Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde yakayı kaptırıp derhal Resulullah (s.a.v)’in huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh), ona olan kızgınlığından ileri atılıp:
-Ya Resulullah! İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın boynunu uçurayım der.
Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma müdahale edip şöyle der:
-Ya Ömer, sakın ha, bir delilik yapmayasın, olduğun yerde dur, öyle şey olmaz.
Allah Resulü (s.a.v) ise bu durumda devreye girip:
-Hele ikinizde sakin olunuz dedikten sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin şeklinde emir buyurur.
Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır. Resulullah (s.a.v) huzurunda ona bakaraktan tatlı bir lisanla şunu sual eyler:
-Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?
Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen bu davetten sendeler vaziyette cevaben:
-Tereddütlüyüm karşılığını verir.
Peygamberimizin amcası bu sefer devreye girip;
-Artık yeter gayrı, tez boynun vurulmadan bu dini kabul et, şahadet getirmende senin için fayda var deyince, Ebu Süfyan kelimeyi Tevhid-i diliyle ikrar etmek zorunda kalır.
Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:
-Ey Ahali! İster kendi evime geliniz, ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez, şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.
Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit defalar tekrarladı tekrarlamasına ama kimseden çıt çıkmaz. Öyle ki Kureyş halkı sessizliğe bürünmüştü adeta. Belli ki bu sessizlik sıradan bir sessizlik değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir. Nitekim Hind kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:
-Yazıklar olsun sana ki atalarının dinini terk edivermiş görünüyorsun. Birde üstüne üstük hiç utanmadan konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir bir anda.
Ebu Süfyan:
-Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından olacaksın.
Ebu Süfyan ısrarla bu işin şaka götürür yanı olmadığını bir kez daha halkına hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar azınlıkta idiler.
Derken en nihayetinde Müslümanlar iki koldan yıllarca özlemini çektikleri öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v) komutasında bu kutsal toprakların fethi gerçekleşir. O an cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Dile kolay doğup büyüdüğü topraklardan ayrılalı sekiz yıl geçmişti. Bu yüzden Mekke yetim kalmıştı onsuz. Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed (s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulur. Öyle ki büyük bir heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.
Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl önce Kusva adlı devesiyle buralardan ayrılmıştı. Kaderin cilvesine bak ki yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte Mescid-i Haram’a girmek nasip oldu. Zalimler bu sefer onları buralardan kovmak için değil merhamet ve eman dilemek için izliyorlardı gelişlerini. Resul-i Ekrem (s.a.v) Mescidi harama girdiğinde önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir devirmekle işe koyulur. Derken putların devrilişi bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir. Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu gerçekleşir. Böylece cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.
Velhasıl-ı kelam, Fetih açılma, yaşanan acıların mükâfatı demekti, anlayana tabii.