Bugün ülkede en çok konuşulan şey siyaset değil, geçim.
İnsanlar ideolojileri değil, faturaları karşılaştırıyor.
Ayın sonu artık bir tarih değil, bir sorun.
Emekli takvim yapraklarını değil, cüzdanını sayıyor.
Köylü toprağına bakıyor ama toprağın onu tutup tutamayacağını bilmiyor.
Esnaf sabah dükkân açıyor, akşam kapatırken kazancı değil zararı hesaplıyor.
İşsizlik ise bir istatistik olmaktan çıktı; evde sessizce oturan bir genç hâline geldi.
Bu tabloda tuhaf olan, herkesin her şeyi biliyor olması.
Bilgi yok değil, fazlasıyla var.
Ama bilgi konuşmuyor, unvanlar konuşuyor.
Kitaplar raflarda duruyor, tozlanıyor.
Cümleler çoğalıyor ama anlam ilerlemiyor.
Uzun süredir bu düzende ölçülen şey başarı değil, uyum.
Kim uyum sağladıysa yol aldı, kim itiraz ettiyse geride kaldı.
Soruların yerini ezberler, liyakatin yerini sadakat aldı.
Bu durum artık bir tartışma konusu değil, gündelik hayatın parçası.
Yönetenler konuşuyor, yönetmeye talip olanlar da konuşuyor.
Sözler değişiyor, yön değişmiyor.
Herkes bir yere bakıyor ama kimse o yerin adını anmıyor.
Bu yüzden kimse doğrudan itiraz etmiyor; çünkü herkes meşgul.
Geçim derdi, itirazdan daha acil.
Bürokrasi ağır, kararlar sallantıda.
Özgür düşünce dar bir alana sıkışmış durumda.
Toprak boş kalıyor, köyler küçülüyor, şehirler büyüyor ama umut büyümüyor.
Bir litre süt, bir bardak çay bile artık hesap konusuysa, bu bir görüş meselesi değildir; bu bir hayat meselesidir.
Bu düzen yüksek sesle değil, sessizlikle sürüyor.
Kimse “her şey yolunda” demiyor artık.
Sadece “daha kötüsü olmasın” deniyor.
Belki de en yorucu cümle bu.
Ama şunu unutmamak gerekir:
Sessizlik alışkanlığa dönüşürse, sorun kalıcı olur.
Hakikat bağırarak değil, doğrular ayağa kalktığında görünür.
Toprak hâlâ burada.
İnsanlar hâlâ burada.
Umut da…
Ama ancak konuşmayı yeniden hatırlarsak.