Siyasetin hafızası zayıftır derler. Oysa bu topraklarda bazı cümleler vardır ki, aradan on yıllar geçse de güncelliğini yitirmez.

1954 yılı… Osman Bölükbaşı ve arkadaşları Cumhuriyetçi Millet Partisi’ni kurmuş, sandık kurulmuş, millet tercihini yapmıştı. Bölükbaşı, Kırşehir’den neredeyse blok oy alarak Meclis’e gitmişti. Fakat o dönem iktidarda olan Demokrat Parti, seçim sonuçlarının ardından Kırşehir’in il statüsünü kaldırıp ilçeye dönüştürdü.

Meclis kürsüsünde yükselen o itiraz hâlâ kulaklarda çınlıyor:

“Bir vilayeti cezalandırıyorsunuz! Suçu ne? İktidarı beğenmemek mi?”

Bu söz, sadece bir dönemin öfkesi değildi; demokrasinin turnusol kâğıdıydı.

Aradan 70 yıl geçti. Takvimler değişti, aktörler değişti, partiler değişti. Ama tartışma değişmedi. Son olarak Ekrem İmamoğlu’nun 18 Mart 2025’te, İstanbul Üniversitesi’nden aldığı 31 yıllık diplomasının iptal edilmesi kararı gündeme geldi. Hukuki süreçler, usul tartışmaları, mevzuat yorumları bir yana; zamanlama ve siyasi sonuç ihtimali ister istemez şu soruyu doğuruyor: İşleyen hukuk mu, yoksa hukukun içinden geçen siyaset mi?

Kırşehir örneği ile diploma meselesi arasında dikkat çekici bir paralellik var. Birinde seçmenin tercihi sonrası bir vilayetin statüsü değiştiriliyor; diğerinde bir siyasetçinin seçilme yeterliliğini etkileyebilecek bir karar alınıyor. Her iki durumda da resmi mekanizmalar, siyasi rekabetin kaderine dokunuyor.

Demokrasi yalnızca sandık demek değildir. Sandığın anlamlı olabilmesi için kurumların tarafsızlığına, hukukun öngörülebilirliğine ve kuralların herkese eşit uygulanacağına dair güvene ihtiyaç vardır. Eğer devlet mekanizmaları, siyasi hesaplaşmanın araçları olarak algılanmaya başlarsa, mesele artık bir kişi ya da bir şehir olmaktan çıkar; doğrudan sistemin meşruiyetine dayanır.

Bir dönem Meclis’te iktidar partisi iki milletvekilinin şu ironik diyalog, aslında her şeyi özetliyor gibidir: “İspir’i il yapıp Bayburt’u ilçe yapsak seçmen mutlu olur mu?”

“Olur… Ama ille de biz istersek olacak değil mi?”

Demokrasinin özü tam da burada düğümleniyor. “Biz istersek” anlayışı mı hâkim olacak, yoksa “millet ne derse o” ilkesi mi?

Hukuk, siyaset için değil; siyaset hukuk için vardır. Kurumlar bir partinin, bir iktidarın ya da bir muhalefetin uzantısı gibi algılanmaya başladığında, en büyük zararı o günün kazananı değil, yarının belirsizliği görür. Çünkü hukuk bir kez esnetildi mi, kimin üzerine ne zaman kapanacağı bilinmez.

Osman Bölükbaşı’nın 1954’teki çıkışı bugün de geçerliliğini koruyor: “Millet iradesini cezalandıran bir anlayış, demokrasiden söz edemez.”

Bugün sormamız gereken soru basit ama ağır: Kurumlar siyasetin parçası mı, yoksa hukukun teminatı mı?

Cevap, yalnızca bir şehir ya da bir isim için değil; hepimiz için belirleyici olacak.