Herfene yapmak için bir gün dostlar bir araya gelmişti; yalnızca karnını değil, ruhunu da doyurmak için. Masanın üstü bir dünya gibi kurulmuştu: uzun, geniş, ahşap bir masa… Üzerinde her tabak kendi öyküsünü, kendi emeğini taşıyordu.
Çorbanın buğusu anaların sabrını fısıldıyordu; ekmeğin kabuğu emeğin nasırını anlatıyordu; tatlının şerbeti ise bayram sevinciyle dans ediyordu. Sofraya oturanlar birbirine benzese de aynı açlığı ve aynı umutları paylaşıyorlardı.
Kızır Hemdi Emi, masaya bakarken içi coşkuyla doldu. Celali Baba’nın yıllar önce sofradaki çeşitler için söylediği methiyeler kulaklarda yankılandı:
“Takdir tecellîden erzak diledik
Vardık çâr köşeyi devrân eyledik
Bismillah okundu ince taama
Zağbal kuru kaymak durdu selâma
Baklava bal börek boz içi helva
Döktük orta yere harman eyledik
İleriye bastı bizi barhana
Ömrümün burcunu söktü tarhana
İmansız boranı dinsiz lahana
El-aman elinden feryâd eyledik
Erişte de der ki sıra benimdir
Saçlarda kavrulup yanan serimdir
Kara kavut der ki Mevlâ kerimdir
Nice dişsizleri mihmân eyledik
Yumurta da der ki benim başçavuş
Kurudu kalacoş, önümden savuş
Piyaz köfte der imdada kavuş
Biz de bu meclise devrân eyledik
Erişte çorbası, kadı lokması
Kokoç reçeliyle emül dolması
Yine imam olmuş kelem dolması
El göğüs’te kalktık, dîvân eyledik.”
Tam o anda sofranın bir köşesinden soğuk bir ses yükseldi: “Bu sofrada tek çeşit yemek olacak. Diğerleri yemek sayılmaz.”
Bir sessizlik çöktü. Çorba çekildi, tatlı suskunlaştı, ekmek mahcup oldu. Sofra soldu; renklerini kaybetti, bereketi geri çekildi. Ortada yalnızca tek bir tabak kaldı; ama o tabak ne karın doyururdu ne de gönlü…
O an yaşlı bilge Kızır Hemdi Emi sessizce ayağa kalktı. Sesi yüksek değildi ama her sözü derin bir nehir gibi aktı: “Bir sofraya oturmak için aynı yemeği yapmak gerekmez. Bereket çeşitliliktedir. Sofra, herkes getirdiğini koyabildiği sürece sofradır.”
Söz masanın üzerinde dolaştı. Utanan geri döndü, çekinen yeniden yerini aldı. Sofra yeniden renklendi; kimse kimsenin tabağına el uzatmadı ama herkes aynı masada doymanın huzurunu tattı.
Toplum da böyledir. Aynı çatı altında yaşamak, aynı renge boyanmak değildir. Gerçek birlik, farklılıkların güvenle yan yana durabildiği yerde filizlenir. Tek seslilik düzen sağlar gibi görünür ama ruhu daraltır. Oysa çoğulculuk, insanı ve toplumu genişletir.
Bugün Türkiye’nin karşılaştığı meselelerden biri de tam burada düğümleniyor: cemevlerinin statüsü. Bu yalnızca bir mekân tartışması değildir; devletin yurttaşına bakışının aynasıdır. Devletin cemevlerini ibadethane olarak tanıma konusundaki tutumu yıllardır süren tartışmayı yeniden görünür kılmıştır. Ama mesele görünenden çok daha derindir.
Unutmayalım: İbadethaneleri ayırırsanız mezarlıklarda ayrılırız. Okullarda öğrenciler ayrılır, inanç temel alınarak evlilikler ayrılır. Bu, toplumsal bir boşluk ve kaos yaratır. Kadayıf, tel helvasına kokoç çorbası katmak gibi…
Din ve vicdan özgürlüğü yalnızca kalpte saklanan bir inanç değildir. İnanç mekân ister, ses ister, cem ister. Bir ibadethanenin neresi olacağına onu yaşayanlar karar verir. Devletin görevi bu karara saygı göstermek; dini tarif etmek değil. Laiklik, tüm inançlara eşit mesafede durabilme erdemidir.
Türkiye’de Alevi yurttaşların cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesini istemesi bir ayrıcalık arayışı değil; eşitliğin adını koyma çabasıdır. Hukuk yalnızca bir metin değildir; birlikte yaşama iradesinin güvencesidir.
Sorulması gereken soru şudur: Farklılıklarımızdan korkacak mıyız, yoksa onları ortak hayatın zenginliği olarak mı göreceğiz? Bir toplum, farklı sesleri susturarak değil; onları duyulabilir kılarak olgunlaşır. Birlik, tek tipleşmenin değil; güven içinde yan yana durabilmenin adıdır.
Toplumsal huzur eşitlikle başlar. Eşitlik kimliğe, inanca, mezhebe göre değişmez. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, cami ile iç içe olması bir lütuf değil; gecikmiş bir hakkın teslimidir.
Çünkü sofradan bir tabağı eksiltmek aslında sofrayı eksiltmektir. Her renk, her tat, her ses sofraya huzur katar. Hiçbir sofra eksilerek büyüyemez.
Çoğulculuk olmadan huzur olmaz.