Ortaokul öğrencisiydik. Köksal Kalpakçı anîden sınıfa girdi. Bana: “Bahçeye gel. 20 yaşında bir çocuk, radyoda şarkı söylüyor." Bahçeye çıktık. Ankara Radyosu plâk yayını yapıyordu. Köksal'ın dinlememi söylediği şarkı:

“Ümitsiz bir aşka düştüm ağlarım ben halime
Gönlüm kırık bağrım yanık hasretim ben yârime
Senden ayrı yaşasam da hayat ölümdür bana
Gönlüm kırık bağrım yanık hasretim ben yârime.”

Şarkı çok hoşumuza gitti. Söyleyenin Doktor Alâeddin Yavaşça, İstanbul Radyosu santkârlarından olduğunu, 'Radyo Haftası' mecmuası yayınlarıyla resimlerini görmeğe, tanımağa başladık.

***

Bizler aşırıya varacak kadar, Türk Mûsikîsine düşkünlük gösteren delikanlı adaylarıydık. Biz ailece Bayburt’tan ayrılmış, Turhal’a yerleşmiştik. Dolayısıyla babam, Bayburt Bandosu şefliğinden ayrılmıştı. Evde artık alafranga-alaturka lâfları edilmiyordu. Babam, flüt çalmayı da bırakmıştı.

O zamanlar, Turhal, Tokat’ın kazasıydı. Yoğun denecek sayıda UD ve CÜMBÜŞ çalan vardı. Zaten Ankara ve deneme yayınları yapan orta dalga İstanbul Radyosu ve kısa dalga İzmir Radyoları, sabah 06.00'dan gece 24.00'e yüzde seksen nispetinde Türk Mûsikîsi yayını yapıyorlardı. Yayınların çoğu da yeni çıkan plâklardı.

Babam Bayburt’ta bize bir Uşşak şarkı çalardı.

“Bu imtidâd-ı cevre kim bahtın şitabı var
Mihnet medar olan feleğe intisâbı var
Eyler nesim-i lütfu bize vird – bâd-ı gaam
Bu rûzigâr-ı bîmededin inkilâbı var"

Şarkıyı sordum. Babam, “Sakın kimseye bahsetme. Bu şarkı İstiklâl Mahkemesi tarafından yasaklandı. İzmir Suikasti dolayısıyla asılanlardan Lâzistan Mebusu Ziya Hurşit’in son arzusu sorulduğunda bu şarkıyı söylediğini, bundan dolayı yasaklandığını, dışarıda sözlerime dikkat etmemi tembih etti.

***

Turhal Şeker Fabrikası, şehre elektrik verme kararı aldı. Bunun için 1950 yılında, sokaklara ve cadde  kenarlarına demir direkler, elektrik tellerinin bağlanması için dikildi. Bu direkleri toprağa tutturma ve çıplak bakır tellerin porselen fincanlarına gerilmesi için Alman Mühendisleri Turhal'a geldi. Direklerden havayi hatlarla evlere elektrik bağlandı. Elektrik sadece aydınlatmaya ve radyo yayınlarını dinlemeye yarıyordu.

Evimize elektrik gelince, bir SİERA radyo aldık. Ankara Radyosu'nun, akşam üzerleri, Fahri Kopuz yönetimindeki fasıl programları vardı. Ben udumu akort eder, peşrevden başlayarak şarkıları çalar, söyler, saz semaisine kadar ayrılmazdım. Bu fasıl bitince İstanbul Radyosu'nda bu sefer, Hakkı Derman yönetimindeki fasıl başlardı.

Anadolu'da hiçbir kaynak yok iken, Ankara ve İstanbul Radyosu'nda çalışan sanatkârlara ulaşmış olurdum. Bu arada keman çalışmaya da başladım.

***

Bir akşam radyoda Alâeddin Yavaşça’yı dinliyorduk. Güftesi Nedim’e, bestesi de Lem’i Atlı’ya ait olan: “Bu imtidâd-ı cevre kim bahtın şitabı var” şarkısını okudu. Biz babamla ayağa fırladık.

“Bu şarkı yasak. Sakın doktora bir ziyan gelmesin.?” 

Aradan 35 yıl geçecek, 1985 Konya Konseri sonrası, bir çaylı toplantıda kendisine soracak ve hikâyeyi dinliyecektim.

***

Alâeddin Bey, bir akşam davetinde şarkı söylüyormuş. Başbakan Adnan Menderes ve üstün zevat da toplantıda imiş. Bir ara Menderes yerinden kalkmış, bu hareketine Alâeddin bey kırılmış. Halbuki Başbakan dolaşıp arkadan yaklaşarak, Alâeddin Bey'e: “Doktorcuğum, Bu imtitidâdı cevre  kim…. şarkısı repertuarınızda var mı?” “Var efendim.” Cevabını alınca: “Lütfeder misiniz?” Alâeddin Bey: “Hay hay efendim, yasak kalktı mı?” Başbakan: “Kalktı kalktı”.

Daha sonra Menderes yayınlarda da dinlemek istemiş. 1950 yılında babamla beni heyecanlandıran dinlediğimiz yayın bu idi. Bu öyküyü dinledikten sonra, Alâeddin Ağabey youtube yayınlarında da aynı hikâyeyi anlatmış. Ayrıldığımız nokta: O Doktor Nazım Bey’in Ankara’da asılırken şarkıyı söylediği idi.
Babamın beyanı ise, Lâzistan Mebusu Trabzonlu Ziya Hurşit’in söylediği şeklinde idi.

***

Önce İleri Türk Mûsikîsi Konservatuarı faaliyetlerinde viyolonsel çalmaya başladım. Şahin Gültekin’in teşviki ile Belediye Konservatuarı Türk Mûsikîsi Talebe Korosuna viyolonselle katılmaya başladım. Talebe korosunu Melâhat Pars yönetiyordu.

Bu vesile ile saz arkadaşlarımı tanıtmak isterim.

1- İsmail Hakkı Özken- Piyano
2- Yılmaz Özer- Keman
3- Aydın Uzun- Viyola
4- Fahrettin Çimenli- Tanbur
5- Fırat Kızıltuğ- Viyolonsel
6- Cinuçen Tanrıkorur-Ud
7- Teoman Önaldı- Ud
8- İhsan Özgen- Kemençe
9- Ümit Mutlu- Kaanun
10- Doğan Ergin-Ney

***

Bu arkadaşlar, radyoların sanatkâr kadrolarına katıldılar. Bendeniz, önce İcrâ Heyti, sonra da Devlet Korosunda görev yaptım.

Memleketin güzide genç ses sanatkârları da konservatuar talebe korosunda yetişmiştir.

Koroda bazı muhalif hareketler oldu. Melâhat Pars hanım, İcrâ Heyetine ve radyoya döndü. Üniversite korosunu ele geçiren Süheylâ Altmışdört, Talebe Korosunun başına geçti. Koro yavaş yavaş eridi, bitti.

***

Artık Alâeddin ağabeyle karşılaşıyor, konuşuyorduk. O eşsiz nezaketin gülümsemesi ile bizlere hem AĞA hem de BEY tavrıyla nüfuz ediyordu.

***

Çamlıca vericisi kurulmuştu. Fakat televizyon stüdyosu yoktu. Maçka Maden Fakültesi'nde, Teknik Üniversitenin, öğrenci yetiştirmek için bir stüdyosu vardı. TRT burada canlı program, daha sonra siyah-beyaz bant hazırlayıp yayınlamaya başladı. Bantların sıhhatli olması için de önce İstanbul Radyosu'nda kaydediliyor, görüntü kaydı bunun üstüne çekim yapılıyordu.

Bir TV Programı için radyoya gittik. Üçüncü Selim'in Suzidilâra bestesi birinci eserdi. Alâeddin Ağabey birkaç defa yayını yarıda kesti. Beğenmiyordu. Neyzen Akagündüz: “Ağabey, ellerini cebine soksana!” Ağabey iki elini de cebine soktu. Bütün eserler, su gibi aktı.

Sıra geldi görüntü kaydına. Teknisyenler, nane yemeyi bile İngilizce söylemek isterler. Bu işlemin adı da pleybek idi. Kayıt başladı. Biz çalar gibi yapıyor, Ağabey de söyler gibi yapıyor. Bant bitince hepimiz, kaydı seyrederdik. Bir ârıza olursa sil baştan yapmak için beklerdik. Ağabey, o gün koyu ceket ve açık renk pantolon giymişti.

Kaydın ortalarında ağabey. “Düştü düştü” diye seslendi. Meğer, kayıt esnasında pantolon kemeri gevşemiş, kimsenin fark edemeyeceği  kadar kaymış. Bant geri sarıldı, tekrar kontrol edildi. Önemli bir ârıza bulunmadığı için yayına sokuldu…

TRT 2 için bir program yapıldı. Bir ilkti, bir daha da tekrarlanamadı.

Erol Deran- Alâeddin Yavaşça / İhsan Özgen- Bekir Sıdkı Sezgin / Necdet Yaşar- Kâni Karaca.

Beni de stüdyonun kontrol masasında, resim seçicinin yanında gönderdiler.

Bu altı muhteşem insan bir araya bir daha gelemediler. İcrâ edilen müzik, anlayışların çok üstündeydi. Sazende, taksim ediyor, yanındaki hanende makamı devralıyor. Kasidesini okuduktan sonra  solundaki sazendeye makamı devrediyordu. Bu sefer o sazende taksim yapıyor, yine solundaki hanendeye devrediyordu. Bu ananevi devir, son hanendede bitiyor yeniden başa dönüyordu. Bu kadar güçlü üstadları bir arada görmek esasen mümkün değil. Bu altı dev adamın biri hayattadır. Tekrar edecek kurumlar vardı ama, yöneticileri sağır ve sığır idi.

KONYA KONSERİ

Profesör Halil Cin, Konya Üniversitesi Rektörü iken, bir konser düzenledi. İstanbul’dan bendeniz, Neyzen Sadrettin Özçimi, İhsan Özgen, Necdet Yaşar, Alâeddin Yavaşça.

Ankara’dan Cinuçen Tanrıkorur, Reha Sağbaş, Selma Sağbaş.

Bir de Prof. Dr. Gülçin Yahya ve Antalya'dan İsmail Baha Sürelsan misafir sıfatıyla katılmışlardı.

Akşam yemeğini yedikten sonra, hava kararmış, Konya'ya serinlik çökmüştü. Sol koluma giren Alâeddin ağabeyle gezinti adımlarıyla yürüyorduk. Hafif sesle, Şevkezâ Takımı sırayla söylüyordu. Ben hiç ses çıkarmadan ayaklarımın ucuna basarak bu muhteşem icrâyı dinliyordum. Konya Lisesi'nin yanından geçerken ışıklı bir pencereyi gösterdi. “Yatakhanem bu odaydı” dedi ve Şekefzâ eserlere devam etti.

Tarifsiz duygular içindeydim. Mozart’ın beşinci keman konçertosunu Aylâ Erduran’dan dinlerken ağlamıştım. Nevâ-Kâr’ı ilk çaldığımızda, tansiyonum düşmüş evde üç gün yatmıştım. Ağabeyle bu yaşadığım gerçekten mûsikî hadisesini ilk defa ifade ediyorum, hayatım boyunca yaşayacağım. Bizler Mûsikiyi sadece işitmeyiz, duyarız, en ince ayrıntılarıyla kalbimizde hisseder, ruhumuzla yaşarız.

***

Ağabey, kanarya beslemeğe meraklıydı. Benim de o zaman Halime ve Cemil adlı muhabbet kuşlarım vardı. “Muhabbet kuşları pistir” demişti.

Bir ara Saray’da çiftlik kurdu. Bir çift de Kangal köpek beslediğini duymuştum. Bu kangallardan biri kolunu ağzına almış ve çenelerini kapatmış, ağabey’i hastanelik ettiğini işitmiştim.

***

Alâeddin ağabeyle karşılaştığımız zaman “merhaba” yerine Sadettin Kaynak’ın “Bingöllerden süzülürsün inersin… şarkısının başındaki  “FIRAT!” kelimesini teganni ederdi. Ben elini öperdim. Haseki Hastanesi Başhekimi iken, hanımla ziyaretine gitmiştik. Orada da “Fırat!” terennümüyle bizi karşılamıştı.

Kâni Karaca, Bekir Sıdkı Sezgin'le beraber Alâeddin Yavaşça bir devri kapatmıştır. Çok bilgili ve usta mûsikîşinaslar var ama sanata hizmet yerine, sanatı kendi hizmetlerine almak istiyorlar.

***

Bir ara, Devlet Korosu şefi, Nevzat Atlığ, şöyle bir istekte bulundu. “-Alâeddin Yavaşça İstanbul Festivaline davet edilmiş. Seni de refakat eden sanatkârların arasında istiyor. Benden izin istedi. Kabul eder misin?”

- Ne demek hocam, Ağabey'e seve seve her zaman şeref duyarak eşlik ederim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Temuçin 2 hafta önce

Değerli "emicem"... Belleğinin ve anlatım tarzının hayranıyım. Varlığınla gurur duyuyorum. Yine "canlı anılardan bir demet" sunmuş; sanat, müzik, insanlık damarlarımıza dokunmuşsunuz. İyi ki varsınız, iyi ki "emicem" olmuşsunuz. Okuyanlara bir şey daha öğretmişsiniz: "kanun" değil "kaanun"...

Avatar
Ahmet 2 hafta önce

Çalsan söylesek uşak,hicaz,kurdilihicazkar