Yoksulluk Kader Değil, Bir Tercih Meselesi

Abone Ol

Türkiye’de emekli maaşları, temel ihtiyaçları maalesef karşılamaktan uzak; asgari ücret ise insani bir yaşam standardına ulaşmak bir yana, yalnızca hayatta kalmayı bile zorlaştırıyor. Yapılan maaş artışları, birkaç ay içinde enflasyon karşısında eriyor. Ücretler artık refah sağlayan bir araç değil, geçici bir pansuman hâline gelmiş durumda. Bu tablo, yalnızca ekonomik bir sorun değil; doğrudan toplumsal adalet meselesidir.

Oysa aynı ülkede, milletvekilleri ve üst düzey yöneticiler gelirlerini düzenli ve belirgin oranlarda artırabiliyor. Emeklinin ve işçinin maaşı “kaynak yok” denilerek düşük tutulurken, siyasetçinin geliri siyasi kararlardan bağımsız biçimde korunuyor. Bu durum yalnızca ekonomik bir uçurum değil; hükümetin önceliklerini açıkça gösteren bir tercihtir.

Bir örneğe bakalım: Yap-işlet-devret modeliyle inşa edilen köprü, otoyol, havaalanı, hastane ve benzeri yerlerin ücretleri dövize endeksli. Kur yükseldiğinde tarifeler anında güncelleniyor. Buradaki ilke net: Gelir korunmalı. Peki, devlet müteahhidinin alım gücünü korurken, emeğiyle geçinen, Emekli Sandığı’nda biriktirdiğiyle geçimini sağlayan yurttaşın gelirini neden aynı hassasiyetle korumuyor? Bu soru, ekonomik politikanın teknik değil, siyasi bir tercih olduğunu gösteriyor.

Eğer asgari ücret ve emekli maaşları da enflasyon ya da benzeri nesnel göstergelere bağlı olarak otomatik güncellenseydi, bugün yaşanan geçim sıkıntısı bu kadar derin olmayabilirdi. Amaç maaşları dövize bağlamak değil; reel alım gücünü sabitlemektir. Böyle bir sistemde artışlar, siyasi takvime değil, kurallara bağlı olur. “Zam verdik mi, vermedik mi?” tartışması biter; yurttaş, iktidarın ya da muhalefetin insafına değil, sisteme güvenir.

Bugün ücretler bilinçli biçimde korunmuyor. Alım gücü gerileyen yurttaş, zamanla kendi emeğiyle ayakta duramaz hâle getiriliyor ve desteklere bağımlı kılınıyor. Desteklere bağımlı olan toplum kesimleri ise daha kırılgan, daha umutsuz ve yönlendirmeye daha açık oluyor. Oysa geliri otomatik mekanizmalarla korunan bir toplumda yoksulluk, siyasetin başvurabileceği bir araç olmaktan çıkar. Türkiye’de yoksulluk artık geçici bir ekonomik dalgalanma değil; kalıcı, yönetilebilir ve siyasal açıdan işlevsel bir düzenin parçası hâline getirilmiş durumda.

Enflasyonla eriyen maaşlar olağanlaştırılıyor, güvencesiz çalışma yaygınlaşıyor, orta sınıf yavaş yavaş aşağı çekiliyor. Sosyal yardımlar devreye giriyor; ancak çoğu zaman bir hak olmaktan çıkıp, sadakat ilişkisi kuran araçlara dönüşüyor. Sorun, yardımın varlığı değil, yardımın lütuf gibi sunulmasıdır. Lütuf alan minnet duyar; minnet duyan ise hesap sormaz.

Böylece yoksulluk, ekonomik bir sonuç olmaktan çıkarak bir disiplin mekanizmasına dönüşür. Bu mekanizma özellikle orta sınıfı hedef alır. Çünkü orta sınıf sorgular, örgütlenir ve hesap sorar. Bugün öğretmenler, mühendisler, memurlar, çiftçiler ve küçük esnaf yalnızca geçim derdiyle değil; “Yarın yardıma muhtaç olur muyum?” korkusuyla yaşıyor. Bu korku da başlı başına bir yönetim aracıdır.

Peki, bu düzen sürdürülebilir mi? Tarih, bu sorunun cevabını defalarca verdi: Yoksulluk bir noktaya kadar yönetilebilir; ama bir eşikten sonra öfkeye dönüşür. İnsanlar sadece aç olduklarında değil, neden aç olduklarını anladıklarında değişim talep eder.

Ahmet şoför, kardeşi Mehmet’e soruyor: “Emekli maaşıyla ekmek fiyatları neden yarışıyor?”

Mehmet gülümseyerek cevaplıyor: “Fiyatlar ralli yapıyor, maaş ise yokuşta patinaj çekiyor.”

Ahmet’in sorusu ise asıl meseleyi özetliyor: “Peki, biz emekliler neden hep geride kalıyoruz?”

Çözüm daha fazla yardım dağıtmak değil; yardıma muhtaç olmayan bir toplum inşa etmektir. Sosyal yardımlar hak temelli, şeffaf ve kurumsal olmalı; enflasyonla mücadele adil gelir politikalarıyla birlikte yürütülmeli; orta sınıf yeniden güçlendirilmelidir. Yurttaş, minnet eden değil, hesap soran biri olmalıdır.

Türkiye’nin temel sorunu yoksulluk değildir. Asıl sorun, yoksulluğun kader gibi sunulmasıdır. Oysa kader değildir. Bir tercihtir. Evet, her tercih gibi, değiştirilebilir...