“Türk milletinin dili Türkçedir.
Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili, Türk Milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği bitmez güçlükler içinde ahlakının, geleneklerinin, anılarının ve çıkarlarının, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili yardımıyla korunmuş olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”(1) Atatürk
Türkçenin tarihini nerelere dek götürebiliriz? Milattan öncelere dek…
Nasıl? Öncelikle destanlarla, çünkü destanlar, milattan öncesini anlatıyorlar. Yazıya sonraki tarihlerde geçirilmiş olsalar da dönem milattan önceleridir. Ne kadar önceleridir, bunu bilemiyoruz, ama Türkçe gibi bir dilin oluşmasının yüzyıllar alacağı da kesindir.
Bir şiirimde Türkçe’nin başka evrenlerden gelip gelmediğini bile sorgularım haklı olarak:
“BAŞKA UYGAR EVRENLERDEN Mİ GELDİ TÜRKÇE?
Türkçenin bilinemeyen yüzyıllarına
‘karanlık dönem’ diyorlar dilciler, dil tarihçileri...
O karanlıkta
Taş devrinde mi, Tunç devrinde mi
ya da çok daha eskilerde
böyle matematiksel
böyle işlek
böyle yetkin kurallı bir dil oluşmuş
oluşturulmuş.
Uygarlığın ve bilimin nerdeyse olmadığı yüzyıllarda
bu nasıl olabilmiş
Yok bunun yanıtı.
Bir sorunun daha yanıtı yok:
Bugünün dilcileri, dil bilimcileri
bugünün bilimsel ve teknolojik birikimini de kullanarak
böyle bir dili yaratabilirler mi
yaratırlarsa kaç yılda?
Diyorum ki - hani olur a-
yoksa Türkçemiz başka evrenlerden
uygar evrenlerden mi geldi
Demeli gökten mi indi?
(Güneş Dil Kuramının verilerini de
buraya ulamak belki kurgulamak gerek
buna hakkımız vardır.)
"Gökten inmedi, uzaydan gelmedi
gelemez, olamaz" diyenler
dinleyin beni:
Türkçem sığmıyor Babil Kulesi uydurmalarına
İsmet Özel'in "Kur'an'dan doğmuş bir dildir Türkçe, alfabesi de Kur'an alfabesidir"
atmalığına da
Rousseau'nun "güçlü duygulanım/doğanın çığlığı" tanılarının
insan ve de toplum ilişkisi bağlamında
geliştirmiş olduğu
"Dillerin Kökeni" savlarına da.”
“Türkî diller dünyanın onuncu büyük dil ailesini oluşturuyor. Avrasya’da yirmiden fazla devlette; Çin Seddinden Orta Asya içlerine; Kafkaslara, İran’a, Türkiye’ye, Balkanlara, Avrupa’ya ve hatta yeni filizlenmekte olan topluluğuyla Amerika’ya uzanan bir hilal ekseninde 140 milyon insanın kullandığı bir dil. İçlerindeki en büyük ve en gelişmiş dil olan Türkçe, Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Almanya, Hollanda, Avusturya, Belçika, Rusya ve Romanya’daki Türk azınlıkların arasında da konuşuluyor. Avrupa’nın güçlü ülkesi Almanya’nın başkenti Berlin’in her köşesinde Türkçe duymak mümkün. Oxford’taki üniversite yıllarımda Türkçeye aşinalık kazanan ve ardından bu dili konuşarak 20 yıl geçiren ben, Irak’ın Kürdistan halı pazarlarında, Kosovalı mültecilerle yaptığım röportajlarda, Taşkent’te katıldığım konferanslarda keşfettiğim şey, ortak bir dil yakalamak için iyi seviyede Türkçe bilmenin, dışa kapalı bir kulübe kapı açan olağanüstü bir fırsat olduğunu gördüm. İngiliz Ordusunda bir binbaşının 1835’te bugünkü Türkmenistan sınırlarındaki Merv’de seyahat ederken bir arkadaşına yazdığı gibi: ‘Farsça bilmek buralarda bir seyyaha çok yardımcı olacaktır. Ama Toorkey (Türkçe) kesinlikle çok daha fazla işe yarayacaktır.”(2)
Türkiye’de yıllarca görev yapan bir yabancı gazetecinin yazdıklarıydı bunlar. Yazdıkları elbette doğru ve önemli, ne var ki Türkçenin gücünü anlatmak bakımından yeterli değil.
Yeterli bilgiyi Prof. Dr. Doğan Aksan’ın “Türkçenin Gücü” adlı kitabından öğrenmek gerek. Bilgi Yayınlarınca yayımlanan 225 sayfalık bu kitapta Aksan Hoca, oldukça ayrıntılı ve özgün bilgiler verir dilimizin gücü hakkında:
“İnsanoğlunun dili, yalnız, onun konuşabilmesi, düşündüğünü başkalarına iletebilmesi demek değildir. Dil dediğimiz düzen insanın gözüdür, beynidir; düşüncesi, ruhudur. Ama insan beyninin nasıl gizli yönleri, bilinmeyen noktaları varsa, dilin de çözümlenemeyen, apaçık ortaya konamayan birçok yönü vardır. Özellikle işleyişi, ruhla, mantıkla olan ilişkisi açkısından.
Şunu her şeyden önce belirtelim ki, bir dil, onu konuşan ulusun yaşayış biçiminin, en geniş anlamda kültürünün, dünya görüşünün, tarih boyunca geçirdiği çeşitli evrelerin ve başka toplumlarla kurduğu ilişkilerin yansıtıcısıdır. Ama bütün bunların yanı sıra her dilin kendine özgü bir ‘dünyayı anlayış ve anlatış biçimi’ vardır. Bu biçim, dilin sözvarlığının, anlam açısından incelenmesiyle ortaya konabilir.
Bu benim anadilim bir denizdir; derinliğiyle, gözün erişemeyeceği genişliğiyle, sınırsız güzü, güzellikleriyle… Dibinde gün görmemiş inciler yatar; üstünde bin bir rengin çalkantısı var.
Bu benim denizim Türk insanının içliliğini, duyma, düşünme gücünün, dünyayı görüşünün en iyi yansıtıcısıdır; onun çektiklerini, duyduklarını, özlediklerini dile getirir. Türkçeye eğiliniz, tek tek sözlerine bakınız; onlarda Türk bilgeliğini görecek, yüzyıllar boyunca doğayla iç içe geçen yaşamını öğrenecek, sevgisini, yaratılışınım yüksek değerini sezinleyecek, bu sözlerin birçoğunda şiir tadacaksınız. Bunların yanı sıra insana, doğaya, yaşama ilişkin binlerce gözlem çıkacak karşınıza…
Deyimlerimize eğiliniz; onları başka dillerin deyimleriyle karşılaştırınız: Bambaşka bir anlatımla taptaze, canlı benzetmelerle, değişik imgelerle karşılaşacak, anlatımı, açıklanması güç duyguların, belirtilmesi zor durumların bir çırpıda kuruluveren bir sahne üzerinde ortaya konduğunu göreceksiniz.
Türkçe’nin ses özellikleri:
Bir dilin başka dillerden ayrılan yönlerinden biri, onun ses düzenidir. Bir dil, bir başkasından -eğer bir yakınlıkları, bir akrabalıkları yoksa-seslerinin niteliği açısından bütün bütün ayrılır.
Ses düzeni deyince de bir dilde var olan sesleri ve bunların niteliklerini anlıyoruz. Bu niteliklerin başında da ünlü ve ünsüzlerin (vokal ve konsonların) çıkış yerleri ve biçimleri açısından özellikleri, o dildeki kimi ses eğilimleri, uzunlukları, vurgu, ton, ezgi özellikleri akla gelir. Örneğin Türkçenin ünlüleri berrak ağız ünlüleri olup Türkçe, ünlüler açısından zengin bir dil sayılır. Çünkü bütün dünya dillerindeki ünlülerin toplam sayısı 13 iken, kimi dilde çok sayıda ünlü bulunurken (örneğin Arapçada ‘a,u,i’ gibi üç temel ünlü varken) Türkiye Türkçesinde 8 temel ünlü kullanılmaktadır. Ünsüzlerin sayısı da öteki dillere oranla az değildir.
Türkçenin yapısı, yaratma gücü:
Yeryüzünde insanoğlu konuşmaya, sözle anlaşmaya başladığından beri sürekli olarak yeni sözcüklere gereksinme duymuştur. Uygarlık gelişip kültür alışverişleri arttıkça yeni ve yabancı kavramlara karşılık bulmak gerekmiş, yeni dinler, yeni kültürler de yeni terimler, kavramlar getirmiştir. Bugün şöyle diyebiliriz: Her dil sürekli olarak yeni sözcükler yapmak zorundadır. Bu yola gitmezse başak dillerden alacaktır.
Dilcilikte türetme dediğimiz şey, en yalın biçimiyle, ‘dilin bir öğesinden çeşitli ekler ya da büküm biçimleriyle yeni sözcükler üreterek değişik kavramların anlatımı sağlamak’ olarak tanımlanabilir.
Türkçede türetmede görev alan öğelerin sayısı da çok yüksektir. Bugün yalnızca Türkiye Türkçesinde türetmeye yarayan biçim birimlerin (gı,-ci,-lık,-sız… gibi) sayısının 100’ü geçtiği görülmüştür; ki, her ne kadar karşılaştırmalı bir sayımı yapılmamışsa da bu sayıyı başka bir dilde bulmanın kolay olmayacağını sanıyoruz.
Yazı devrimini izleyen Dil Devrimi, Türkçenin benliğine yeniden kavuşmasını amaçlayarak bu yolda küçümsenmeyecek başarılar elde etmiştir. Yabancı kavramları Türkçeden türetmelerle karşılama, anadilinin eski ve lehçelerde, ağızlarda yaşayan unutulmuş sözcüklerini canlandırma yöntemiyle, dile binlerce sözcük, terim kazandırılmıştır.
Hemen belirtelim ki, alınan bunca yola karşın bugün, değişik nedenlerden doğan eksiklerimiz, kusurlarımız vardır.”
Ve bir de Atatürk dönemi aydınlarından M. Şeref Aykut’un Eylül 1932’de Milliyet Gazetesinde yazdığı bir makaleden aktarımlar yapalım buraya:
“Öz dilimiz!
Türk dili, bugünkü dillerin üstünde yürüyen, genişleyip açılmak için Türk çocuklarının onu sevmesini, söylemesini, eski günlerini araştırmasını bekleyen dipdiri bir dildir.
Dilimiz üç büyük tutsaklık geçirmiş, bu binlerce yıl sürmüştür.
Türk sözlerinin kökü, Türk soyu gibi dimdik, yerinden kımıldamaz, ayakta duran bir varlıktır.
Bu köklerin değişmemesine bakan bükümlü dilciler, bitişikli dilimizin bu baş tutuşunu bir eksiklik sayıyorlar. Kökün eğilip bükülmemesinin Türk sözlerinin ötekiler gibi ilerleyip açılmasına engel olduğunu öne sürerler. Bu yanlıştır.
Kökün değişmemesi Türk dilinin en yüksek koruyucusu olmuştur. Dilimizin öteki dillerin 0bükümlülüğüne karşı bitişikleri vardır ki bunlarla istediğimizi anlatacak sözler yaratabiliriz.
(…) Son büyük Türk kurtuluş ve değişikliğine dek bize verilen her türlü düşünce ve duygularla Türk dilinin Arap ve Acem sözleriyle zenginleşmiş olması inancı vardır. Bu kötü ve yanlış inanmayı attığımız gün, dilimizin kurtulduğu, öz benliğini kurduğu gündür. İşte o gün de gelmiştir.”(3)
TÜRKÇE BİLENİN İŞİ RAST GİDER
“Türkçe öyle düzenli, öyle uyumludur ki, insanda bir seçkin bilginler kurulunun yaratımıymış gibi bir izlenim uyandırır. Ama hiçbir kurul böylesine güzel bir dil yaratamazdı.” Max Müller (Ünlü Alman Dilbilimci)
“(…) Burda hemen bir İran atasözünü anımsayabiliriz: ‘Türkçe bilenin işi rast gider’. Türkçe böylesine büyük bir dil. Ama dilimizin son yüzyılda kendisini iki kez yenileme çabasına girdiğini de unutmayalım. Türkçe dil devriminden sonra yeni yeni oturuyor. Bugün de tam oturdu sayılamaz.
1950 kuşağı, o yazımda da belirttiğim gibi dil devriminin değerleri içinde daha çok yaşadı. 1960 kuşağı da öyle. Yeni kuşaklar için daha çok böyle olacak. Her şey daha doğallaşacak.”(4)
Yok, her şey daha doğallaşmadı, dilimizi yeniden Osmanlıca ve batı kaynaklı sözcüklerin istilasına uğradı, dil cehaletleri ise ayyuka çıktı.
Türkçe bileninse şimdilerde işi hiç rast gitmiyor. Keşke gitse…
1) Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabından… Günümüz Türkçesine çeviri yapılarak buraya alınmıştır.
2) Hugh Pope-Evlad-ı Fatihan Türkî Dünyanın Yükselişi/ Vatan Yayınları
3) Şaduman Halıcı ve Murat Burguç-Altı Ok/Kaynak Yayınları
4 )Cemal Süreya-Türkçe Bilenin İşi Rast Gider-Yapı Kredi Yayınları