Tebük Seferi

Abone Ol

Allah Resulü Mekke Fethinin ardından İla’yı kelimetullah davası için Rum taraflarına yönelir. Malumunuz Allah Resulü (s.a.v), sırf Arap coğrafyasının peygamberi değil, tüm insanlığın ve âlemlere rahmet olan da bir elçidir. Bu nedenledir ki İslam’ın muhataplığı tüm insanlığı kapsayan bir muhataplıktır. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) onca mücadelelerinin ardından yeni hedef menzilinin Rum civarları olduğunu belirlemesi bunun bariz bir göstergesinin teyidini teşkil eder.

Tabii yeni hedeflere mani olmak için münafıklar boş durmayacaktır. İlginçtir dışarıya çıkılacak bu ilk sefer hem münafıkların vazgeçirmeye çalıştıkları bir sefer olur hem de şimdiye kadar yapılan seferlerin en uzunu olma özelliğini bağrında taşır. İşte Efendimiz (s.a.v) bu iki unsuru dikkate alaraktan sefere iştirak etmek isteyip de ancak gelemeyecek durumda olan varlıklı ailelerden hiç olmazsa lojistik ve maddi yönden yardımcı olmalarını talep eder. Ve bu talep yerini bulur da.

Her ne kadar münafıklar “Aman bu sıcaklarda sefere mi çıkılırmış” ya da Rum kadınlarına aşırı derece zaafı olduklarından dem vurup ashabı seferden vazgeçirmeye çabalasalar da boşa kürek sallayacaklardır. Hem kaldı ki yücelerden gelen sefer kararı fermanı çoktan çıkmıştı da zaten. Allah-ü Teâlâ bakın fitneciler hakkında kesin hükmünü nasıl bildiriyor:

-Onlardan bir kısmı var ki, bana izin ver ve beni fitneye düşürme diyor, zaten fitneye kapılmış durumdalardır. Cehennem ise inkârcıları çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe, 119)

Evet, nüzul olan bu ayet mealinden de anlaşıldığı üzere münafıkların Tebük seferinden tüm vazgeçirme girişimlerine rağmen 30 bin kişilik ordu Seniyyetül Vedai’de toplanabilmiştir. Derken Efendimiz (s.a.v) önderliğinde toplanan ordu yola koyulmuş olur. Ancak, şu da vardı ki münafıklar yol boyunca da fitne kazanı kaynatmaktan geri durmayacaklardır. Nitekim İbni Selul emrindeki birlik içerisinde yer alan münafıkların bir kısmı yolculuk esnasında ters istikamete yönelip sefere katılmama yüzsüzlüğü gösterirken bir kısmı da yol boyunca her türlü kafa karışıklığını körüklemekle konuşlanırlar.

Peki ya Hz. Ali (k.v) çıkılacak sefer için neyle vazifelendirilir? O’da malum sefer öncesi Peygamberimiz (s.a.v)’in bizatihi talimatı doğrultusunda Mekke’de yerine vekâleten kalması için görevlendirilir. Ki, fitneciler bu görevlendirme işinde bile “Ali korkusundan kadınlar gibi evde kalıyor” türünden saçtıkları dedikodularla fitne kazanını kaynatmayı ihmal etmeyeceklerdir. Tabii dedikodulardan bunalan Hz. Ali (k.v), tez elden orduya yetişip Allah Resulüne durum vaziyeti izah ettiğinde şu karşılığı görür:

-Ey Ali! Ne olursa olsun geldiğin gibi geri dön ve ehli beytime göz kulak ol. Şunu iyi bilesin ki Musa’ya göre Harun ne ise sende bana göre aynısındır.

Böylece Allah Resulü (s.a.v), Hz. Ali (k.v)’e cevaben söylediği bu sözleriyle her türlü ayak oyunlarına kapılmaksızın vazifesine odaklanması yönünde telkinde bulunup böylece bir yandan yeniden yurduna dönüşü sağlanırken diğer yandan da Tebük seferi kafilesinin çileli yolculuğu kesintiye uğratılmamış olur. Nitekim bu kutlu yolculuğun çileli olduğu şundan besbelliydi ki; yolculuk süresince yorgun ve argın bir halde arkada kalanlarda oluyordu. Hele ki sahabe içerisinde en dikkatleri üzerine çeken hal vaziyette Ebu Zer El Gıfari (r.anh) vardı ki, yolculuk esnasında devesi huysuzlaşmış, bir türlü yol kat edemiyordu, en nihayetinde çareyi kumlara bata çıka yürümekte bulup yolculuğunu bu şekilde devam ettirebilmiştir.

İşte onu bu haliyle gören Habib-i Ekrem (s.a.v):

-Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur demekten kendini alamaz da.

Dile kolay Medine'ye 900 kilometre uzak mesafede ki bu seferde kervan yol kat ettikçe susuzlukta had safhaya ulaşmıştı ki münafıklar homurdanmaya başlar. Tabii Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) durum vaziyeti Allah Resulüne ilettiğinde hiç kuşkusuz O’nun duaları yüzü suyu hürmetine çok geçmeden sağanak halde yağan yağmurla birlikte münafıkların fitne çıkarmaya yönelik homurdanmalarını önüne geçilmiş olunur. Yolculuğun bir diğer en dikkat çeken yanı ise hiç kuşkusuz Kusva adlı deve hadisesidir. Şöyle ki;

Mekke’den Medine’ye hicret yolculuğu Kusva devesiyle çıkılmıştı. Kaderin cilvesine bakın ki, uzun bir aradan sonra Medine’den Mekke'ye yine aynı deveyle dönüş gerçekleşecektir. Ama bu sefer dönüş hicret için değil Mekke’nin Fethi içindi elbet. Şimdi sırada Tebük çıkarması vardı ki, ama çıkılan bu sefer yolculuğunda her ne oluyorsa o ara Efendimiz (s.a.v)'in o meşhur Kusva adlı devesi kayıplara uğrayıverir. Tabii ordu içerisinde konuşlanmış münafıklar kendilerince bu durumdan da vazife çıkarıp;

-Ya koskocaman Peygamber nasıl olur da kaybolan devenin yerini bilmez türünden maksadı aşan sözlerle kendilerince zihinleri bulandırmaya çalışırlar.

Allah Resulü (s.a.v) bu fitne kokan serzenişleri işittiğinde şöyle der:

-Unutmayın ki bende bir insanım, gaybı ancak Allah bilir. Mevla’m bildirirse bilirim ancak. Ki, şu anda Cibril Emin devenin şu vadide bir ağaca yuları takılmış halde devenin beklediğini haber verdi, o halde gidip alınız.

Gerçekten de fitneciler tarif edilen yerde deveyi bekler halde gördüklerinde ortalığı karıştırma hevesleri boşa çıkmış olur.

Bulunan devenin ardından Tebük’e varıldığında artık burası konaklanan son menzil olur. Ve birazdan kafilenin konaklandığı yere tek başına sırtında heybesiyle Ebuzer El Gıfari’nin gelişini gören Allah Resulü (s.a.v) bir kez daha hakkında şöyle der;

-“Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur.”

Allah Resulü bu arada konakladığı Tebük’te kontrolü elden bırakmayıp Dume Reisi Ükeydir’in bulunup getirilmesinin talimatını verir. Halid b. Velid ve arkadaşları bu talimat üzerine Ükeydir üzerine ani baskın yapıp kendiliğinden teslim olur da zaten. Resul-i Ekrem (s.a.v)’in huzuruna çıktığında savaş hukukunun gereği olarak önce kendisine Müslüman olması teklifi yapılır, ancak kabul etmeyince ister istemez bu kez savaş hukukunun gereği olarak cizye karşılığında kendisiyle birlikte halkına eman verilir. Keza Tebük seferinde bu hukuki kaidelere Makna, Eyle, Cebra ve Ezru kabileleriyle de görüşüldüğünde onlar da cizye karşılığında güven içinde yaşamaları uygulamasına tabii tutulurlar.

Bu arada Tebük’te konaklayalı 20 gün geçmişti ki karşılarına çıkacak düşman hala ortalıkta gözükmüyordu. Bunun üzerine daha fazla konaklamaya gerek duyulmayıp dönüş emri verilir. Malum münafıklar Tebük’e gelişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de sinsiliklerine devam edip Allah Resulüne pusu kurup öldürmeyi göze alacaklardır. Öyle ki bu uğurda birkaç kişi kendi aralarında sözleşip yürüyen kervanı pusuya düşürmek için mevzi alırlar bile. Hiç kuşkusuz onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında elbet bir hesabı vardı. Nitekim Cibril Emin ordunun vadiye gelip dar geçitten geçeceği sırada kafilenin tepeden baskına uğrayabileceklerini haberdar eder. Derken pusuya yatmış 12 kişi kafileyi tam çembere alıp kıstıracakları esnada Habib-i Ekrem (s.a.v) elindeki asayı Ebu Huzeyfe’ye verip şöyle der:

-Ey Huzeyfe! Al bu asayı hayvanların yüzüne doğru atıver.

Böylece atılan asayla develer ürkmeye başlayınca bir anda ortalığı toz duman alır. Derken münafıklar toz duman içerisinde yakayı ele vermemek için aradan sıvışıp çareyi ordu içine karışmakta bulurlar.

Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) münafıklar ordu içerisine karıştıktan sonra:

-Ya Ebu Huzeyfe! Onlar kimdi biliyor musun?

Ebu Huzeyfe cevaben:

-Ya Reulullah! Onları ben bilmem, Allah’ın elçisi olarak onları ancak Sen bilirsin der.

İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebu Huzeyfe’nin ‘Sen bilirsin’ tarzında dile getirdiği tam teslimiyet içeren bu ifadeleri üzerine ona hiç kimseye söylememek şartıyla münafıkların tek tek isimlerini bildirmiş olur. Gerçekten O’da hayatı boyunca münafıklar konusunda hiç bir kimseye sırdaşlığın gereği tek bir kelam etmez de. Ancak Hz. Ömer (r.a), hayattayken onun hal ve ahvalinden bir şeyler sezinlemiş olsa gerek ki; Huzeyfe’nin bulunduğu ortamlarda cenaze namazları kılmayı yeğlerken, onun çekindiği ve kılmadığı cenaze namazlarına iştirak etmemekle münafıkların durumuna vakıf olmayı başaracak tek isim olur.

Tebük seferinde sahabe Allah katında çok büyük ecir kazanırken münafıklar açısından da ahirete kalan azaptan başka ellerine hiç bir ecir geçmez. Üstelik savaş olmadığı içinde ganimetten mahrumda kalırlar.

Münafıkların hevesleri kursaklarında kala dursun, bu arada Medine semaları uzaktan belirince başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere tüm sahabenin yüzü aydınlanıverir. O arada Efendimiz (s.a.v)’in gözü Uhud dağına iliştiğinde şehitlerin hayali gözünde canlanıp şöyle der:

-“Uhud bizi sever, bizde Onu.”

Derken Allah Resulü (s.a.v)’in bu sözlerinden Uhud’da kendi payına ve tarihin altın sayfalarına “Ey sevgili!” olarak işlenip kayda alınmış olur. Malumunuz Medine halkı Uhud seferi dönüşü gelen orduyu her seferinde olduğu gibi yine hoş geldin sedalarıyla bağırlarına basar. Efendimiz (s.a.v) bu arada haneyi saadetine çekildikten bir kaç gün sonra savaş öncesi Medine’de kalmayı tercih eden 80 bin civarında kişinin hangi gerekçelerle savaşa katılmadığını da sorgular. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v), Ka’b b. Malik’i sorguladığında şöyle der:

-Ey Ka’b! Hani Akabe’de iken bana yardım edeceğine dair söz vermiştin, şimdi ne oldu da birden bire sözünü tutmaz oldun.

Ka’b. b. Malik cevaben:

-Ya Resulullah! Bu hususta bana ne söylersen yeridir der.

Böylece Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onun yalana dolana başvurmadan, tüm samimiyetiyle lafını eğip bükmeden sözünü yerine getiremediğini itiraf etmesi üzerine hakkında şöyle der:

-Şimdilik gidebilirsin, ancak hakkındaki nihai karar gelene kadar beklemeniz icab eder.

Hakeza sahabeden Hila b. Ümeyye, Mürare b. Reb’i’de sorgulandıklarında tıpkı Ka’b gibi hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın onlarda haklarında verilecek olan hükme rızalık gösterirler. Maalesef öyleleri de vardı ki kendince bir sürü mazeretler üretip işi yokuşa sürerekten af dileyeceklerdir. Öyle ya Ka’b b. Malik ve diğer iki arkadaş da isteselerdi “şeriat zahire göredir” hükmünden hareketle af dileyip işin içinden sıyrılabilirlerdi pekâlâ. Ama onlar tam aksine işi yokuşa sürmeksizin haklarında verilecek olan hüküm ne ise ona göre boyun eğip beklemeye koyulmuşlardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) haklarında son nihai hüküm gelene dek ilk hükmünü şöyle verir:

-Hiç kimse bu üç kişiyle konuşmayacak.

Ka’b bu kararın akabinde yalnızlığa mahkûm edilir. Olsun, yine de yalnızlığın girdabına düşmesine rağmen bir bakıyorsun lafı evirip çevirmeksizin suçunu itiraf ettiği için gönlü çok rahattı. Hani atalarımız demiş ya “sabreden derviş muradına ermiş” diye, aynen öyle de onca zamandır gösterdiği sabrın neticesini yanına gelen bir adamın vereceği haberle meyvesini görecektir. Nitekim o adamın:
-Ey Ka’b, Müjde, Müjde! Diye çağrı yapması bir anda yalnızlığını unutturmasına ziyadesiyle yeter artar da. İşte işittiği o müjde haberiyle birlikte hemen mescidin yolunu tutup soluğu Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in yanında alır. Huzura çıktığında ise yüzüne karşı tane tane okunan ayetler onu içten içe daha da derinden rahatlatıp böylece hakkında nüzul olan ayetin hükmü şöyle tecelli eder de:

-Yemin olsun ki Allah muharebeden geri kalmak isteyenlere izin verdiğinden dolayı, Peygamberin yaptığı tövbeyi kabul etmiştir. Nitekim bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere tabii olun. Muhacirin ve Ensar'ın tövbelerini de kabul etmiştir. Çünkü Allah çok şefkatli çok merhametlidir. Peygamber tarafından cezaları geri bırakılan üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir (Tevbe suresi 117-119).

İşte vahy olunan bu ayetle birlikte kendiyle barışık hale gelen Ka’b b. Malik, Allah Resulünün huzurunda şöyle söz verir:

-Ya Resulullah! Yüce Rabbim doğru söylediğim için beni affetti. İnşallah bundan böyle sözümü yemeyeceğime ahd olsun.

Diğerleri bin bir türlü bahanelerle kılıf uydurdular da ne oldu, sonuçta ahirette hesaba çekildiklerinde mazeret beyan etmenin kurtuluş olmadığı ortaya çıkıp o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.

Velhasıl-ı kelam, bize bu durumda “Allah bizleri yalandan dolandan korusun” demek düşer.

Vesselam.