*Bir toplumun çöküşü, taş devrine dönüşü; gürültüyle değil, sessizlikle başlar.*
Bazen bir toplumun nereye gittiğini anlamak için büyük olaylara değil, küçük cümlelere bakmak yeterlidir. Çünkü asıl kırılmalar çoğu zaman sessiz yaşanır.
Bugün bu sessizliğin ortasında yaşıyoruz.
Açlık sınırının altında kalan emekli, işçi, köylü ve küçük esnaf giderek daha fazla sıkışıyor. Bu sadece bir his değil, rakamlarla da ortada. TÜRK-İŞ’in Mart 2026 araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 32.793 TL.
Ama aynı anda başka bir tabloyla karşılaşıyoruz: Sanki bu ülkede yoksulluk kalmamış gibi, yardım faaliyetleri büyüyor, rakamlar büyüyor, anlatılar büyüyor.
Türkiye Diyanet Vakfı’nın verilerine göre; 2025 yılında yurt içinde ve dünyanın 149 ülkesinde 50 milyon 773 bin 77 ihtiyaç sahibine ulaşıldı. Eğitimden kültüre, sosyal yardımdan uluslararası faaliyetlere kadar geniş bir alanda…
Bir yanda bu rakamlar, diğer yanda şu cümle: “Bu ülkenin çocuklarının yüzde 25’i bu akşam yatağa aç giriyor.” Bu söz, Balıkesir Milletvekili Turan Çömez’e ait. Yine aynı çarpıcı karşılaştırma: “Bu ülkede 20 bin okul kapatıldı. Buna karşılık Suriye’de 825 okul yaptık.” Rakamlar konuşuyor. Ama biz konuşuyor muyuz? İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bugün temel bir sorunun etrafında dönüyoruz: Konuşmak mı, susmak mı? Haksızlık karşısında söz almak mı gerekir, yoksa susarak düzeni korumak mı? Tartışmalar sürüyor. Ama asıl soru şu: Suskunluk neyi korur, neyi büyütür? İnsanların konuşamadığı yerde sadece sözler kaybolmaz; anlam da aşınır. Doğru ile yanlış arasındaki çizgi silikleşir. Zamanla insanlar bildiklerini söylememeyi öğrenir. Bu da fark edilmeden bir alışkanlığa dönüşür.
Dillerde bir türkü dolaşır: “De get Bayburt, de get… Sende nem kaldı?”
Ya da bir başka ses yükselir: “İşte gidiyorum, çeşm-i siyahım; aramızda dağlar sıralansa da…”
Dil bile bundan etkilenir. Aynı kelimeler farklı anlamlar taşımaya başlar. Toplumlar da böyledir: Bir süre sonra aynı dili konuşur ama aynı şeyi kastetmez hâle gelir. Çözülme tam da burada başlar. Sessizce…
Önce güven zedelenir. Ardından adalet aşınır. Emek değersizleşir ve bu durum giderek normalleşir. Sonunda insanlar birbirini anlayamaz hâle gelir. Bu, bir toplum için en tehlikeli eşiktir. Çünkü sorun artık yalnızca ekonomik ya da siyasi değil; varoluşsaldır.
Bir askeri veya subayı düşünün… Örneğin Tümgeneral Osman Pamukoğlu, yıllarını mücadeleye vermiş, dağda, sınırda görev yapmış. Bir gün dönüp: “Ben ne için savaştım?” diye sormaz mı?… Eğer PKK ile mücadelede ömrünü geçirmiş birinin zihninde bu soru beliriyorsa, orada artık yalnızca bir güvenlik meselesi yoktur; daha derin bir sorun vardır: Anlam kaybı.
Bir çiftçi “Bu toprak benim mi?” diye tereddüt ediyorsa… Bir genç “Bu ülkede kalmalı mıyım?” diye düşünüyorsa… Bunlar tesadüf değildir. Bunlar, içten içe başlayan çözülmenin işaretleridir. Çünkü umut artık ortak değildir.
Dün “Bu ülke düzelir” diyenlerin bugün “Ben kendimi kurtarayım” demesi, bireysel değil; toplumsal bir kırılmadır.
Tarih açık: Ülkeler çoğu zaman dış tehditlerle değil; içeride güvenin kaybı, adaletin zayıflaması ve ortak değerlerin aşınmasıyla sarsılır.
Dışarıya karşı güçlü görünmek mümkündür. Ama içeride yurttaş kendini güvende hissetmiyorsa, emeğinin karşılığını alamıyorsa, sesinin duyulmadığını düşünüyorsa, başka bir süreç çoktan başlamıştır.
Adı konulmasa da hissedilen bir süreç: Taş devri. Geçmişte kalmış bir dönem değil; bir zihniyet. En tehlikelisi şudur: Bir anda gelmez. Yavaş yavaş gelir. İnsanlar alıştıkça sorgulama azalır. Sorgulama azaldıkça yanlışlar görünmez olur. Görünmeyen ise zamanla normalleşir.
O noktada artık kimse “Ne zaman başladı?” sorusuna cevap veremez. Çünkü başlangıç, kimsenin önemsemediği o küçük suskunluk anlarında saklıdır.
Belki de çözüm, büyük sözlerde değil; küçük cesaretlerde saklıdır.
Haksızlık karşısında bir cümle kurabilmekte…
Yanlışa yanlış diyebilmekte…
Doğruyu, yalnız kalsak bile savunabilmekte…
Çünkü bir toplum, konuşabildiği kadar güçlüdür.
Geriye tek bir soru kalır: Bir ülke, vatandaşının sadece parasını değil; emeğini, toprağını ve hatırasını koruyamıyorsa…
Gerçekte neyi koruyordur?