Eskiden köylerde hatta şehir merkezinde ailelerin soy isimleri ayılan unvanları dışında insanlara lakap verme (takma) adeti yaygındı. Çok kullanılan yöreye özgü kelimeler, yabancı bir dilden geldiği bilinmeyen kelimeler ya da kelimelerin yöresel kullanılışları hakkında yazılan kitaplar gibi, lakaplar konusunda da değerli bir hemşerimiz kitap çalışması yapıyor.
Biraz hafızaya müracaat edince yöre insanını anlatan yaygın lakaplar hemen akla geliyor: ‘’ Kor, kav, çamur, deli, farfara, seyrekbasan, kalo’’ gibi. Deve lakabı ise daha özel bir lakap.
İnsanoğlu binlerce yıldır dünyalık ihtiyaçlarının çoğunu bitkilerden ve hayvanlardan karşılar, bunun için doğada bulduklarından başka, bazı bitki ve hayvanları yetiştirmeye çalışır. Etinden sütünden, derisinden istifade edilen develer, insanların beslediği hayvanların başında gelir. Susuzluğa dayanıklı ve çok güçlü olan bu faydalı hayvanlar, çöl fırtınalarında geniş tabanlı ayakları ve kapanan burun delikleriyle yönlerini kaybetmeden insanları gidecekleri yerlere ulaştırırdı, ticari kervanların da en mükemmeli deve kervanlarıydı.
Çin’den, Hindistan’dan, İran’a gelip Trabzon Limanı’na ipek, baharat ağırlıklı yük taşıyan, İpekyolu kervanlarının uğramadan geçmediği az sayıdaki şehirden biri olan Bayburt; merkezde ve köylerinde hepsi taştan yapılmış yüz civarında han, büyük bir bedesten, binlerce yıllık tarihi olan kale, merkezin dışında üç küçük kale, yüzden fazla büyüklü küçüklü değirmen, yüz civarında cami, on-on beş kadar kiliseye sahip, Trabzon–Erzurum arasında şehir olarak bilinen tek yerdi. Maden ocakları, boya haneleri, taş ocakları olan şehir; arpa-buğday, çavdar (sarıbaş) tarımı, hayvancılık ve avcılıkta önemli bir yerdi. O devirde şehre en büyük hareketliliği ise kervanlar getirirdi.
Evleri, çarşısı, kalesi, bedesteni, ibadet yerleri tamamen kendi topraklarında çıkan taşın ürünü olan yapılardan teşekkül etmiş olan şehrin hanlarında konaklayan kervanlar, büyük bir ticaret ve zenginlik kaynağıydı, birçok zanaat bu kervanlardan beslenirdi.
Bayburt’ta deve hanları da vardı, Binbaşı Hanları gibi büyük hanlar develeri misafir ederdi. İklim soğuk olduğu için deve besleyemeyen şehir halkı, mübarek bildiği ve şehre gelen kervanlardan tanıdığı bu hayvanları çok severdi. Deve ile ilgili deyim ve atasözleri, tüm yurtta bilinen ‘’deveyi düzde gördüm/sürmeyi gözde gördüm’’ gibi türküler,
‘’-deveci, develer nerde!’’ diye başlayan karşılıklı sorulu cevaplı oyunlar, Deveci Fehim Amca’dan sonra da devam ettirilmeye çalışılan gösteri amaçlı deve oynatma faaliyetleri, kutsal toprakları hatırlatan bu sevimli hayvana olan sevginin tezahürüdür.
Bu sevginin dışa vuran bir hali de, rahmetli Osman Çubukçu’nun anlattığı, şehirde her dönem bir kişiye verilen deve lakabıdır. Bu kişi çok uzun boylu ve kilolu olmasının yanında sevilen, tanınan bir kişi olurmuş her dönem.
Yazılı kaynaklarda bulunmasa da hafızalarda kaldığı kadarıyla, üç-dört kuşak öncesi bu lakapla anılan insanlar hatırlanabiliyor; Bağcı Tahsin’in babası Deve Hacı, Tablacı Tacettin’in babası Deve Memmet, daha yakın dönemde ise Belediye Çalışanı Deve Ednan gibi.
Kaynak olarak gösterebilecek, o devrin insanlarından kısaca bahseden sözlü bir de tekerleme var:
Meddah emi başladı mı kıssaya
Bahriyeli’nin çifte sarması bitmez yatsıya
Garalı Sadık tükürdü mü massaya
Deve Memmet meydanda figan eyledi.
Meddah: Anlatıcı
Bahriyeli: O günlerde yaşayan ehlikeyf bir şehirli.
Garalı Sadık: Çarşı ağası (zabıta).
Massa: Değnek, sopa.
Tekerlemeyi söyleyen: İbrahim Özdemir.