Karıncaya Bakıp Kendimizi Sorgulamak

Abone Ol

Bazen büyük meseleleri anlamak için büyük şeylere bakmaya gerek yoktur. Bir kaldırımın kenarında yürüyen küçücük bir karınca bile insana çok şey anlatabilir.

Geçenlerde Cumhuriyet Caddesi’nde, Bayburt Belediyesi’nin önünde bir karınca gördüm. Sırtında kendisinden büyük bir ekmek kırıntısı taşıyordu. Bir an duruyor, sonra yeniden ilerliyordu. Beni düşündüren taşıdığı yük değil, o lokmayı nereye götürdüğüydü.

Karınca, bulduğu ekmeği alıp bir köşeye çekilmiyordu. Yuvasına götürüyordu. Ardında bir iz bırakıyordu. Biraz sonra diğerleri geldi. Sonra diğerleri... Çünkü karınca biliyordu: Tek başına doyarsan bugün yaşarsın, yuvayı doyurursan yarın da yaşarsın. Belki de insanın karıncadan alacağı hisse tam da burada başlıyor.

Eskiler, “Azan karıncaya Allah kanat verir, uçurur; sonra da kuşlara yem eder” derlerdi. Yani çalışmak, üretmek, kazanmak elbette güzeldir; fakat ölçüyü kaybetmek, paylaşmayı unutmak ve yalnızca kendini düşünmek insanı sonunda kendi kazancının da mahkûmu edebilir. Karıncanın bize öğrettiği yalnızca çalışmak değil; ölçüyü bilmek, paylaşmak ve yuvayı düşünmektir.

Bugün çoğu zaman kendi derdimize, kendi kazancımıza, kendi geleceğimize bakıyoruz. Oysa bir toplum, bireylerin yalnızca kendi hayatını kurtarma çabasıyla ayakta kalmaz. Birbirini düşünen, birbirinin yükünü paylaşan insanlarla ayakta kalır.

Bu noktada hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir mesele var: Gençlerimizin geleceğe umutla bakmaması, doktorlarımızın, öğretmenlerimizin, mühendislerimizin ve diğer kalifiye yetişmiş insanlarımızın bu ülkede kalmak istememesi; işçinin emeğinin, emeklinin huzurunun, esnafın yarınının güvence altında olmaması hepimizin ortak meselesidir...

Bir insan ülkesinden yalnızca daha fazla para kazanmak için gitmez. Bazen umudunu kaybettiği için gider. Bazen emeğinin karşılığını bulamadığını düşündüğü için... Bazen adalete, liyakate ve geleceğe olan güveni zedelendiği için... Bu yüzden asıl sormamız gereken yalnızca “Neden gidiyorlar?” değildir. Bir de “Neden kalmak istemiyorlar?” diye sormalıyız. Çünkü insanlara “Gitmeyin” demek kolaydır. Asıl mesele, onların kalmak isteyeceği bir ülke kurabilmektir.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan karınca kıssası da bize bunun başka bir yönünü hatırlatıyor. Karınca, yaklaşan tehlikeyi görünce yalnızca kendisini düşünmüyor; diğer karıncaları da uyarıyor: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin...”

O küçücük canlı, bize büyük bir gerçeği hatırlatıyor: Hayat yalnızca kendimizi kurtarmaktan ibaret değildir. Bir yuva varsa hepimizin sorumluluğu vardır. Bizim de bir yuvamız var. Adına Türkiye diyoruz. Bu yuvanın gençleri de bizim, doktorları da... Öğretmenleri, mühendisleri, işçileri, emeklileri, esnafı, Şehitleri ve gazileri de... Birimizin umudu kırılırsa hepimiz eksiliriz. Birimizin geleceği sönerse hepimizin geleceği biraz kararır. Belki de “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün anlamı tam da budur. Devleti güçlü yapan yalnızca binaları, yolları ve kurumları değildir. Devleti güçlü yapan, insanının kendisini değerli, güvende ve bu ülkenin bir parçası hissetmesidir. İnsan adalet görürse güvenir. Güvenirse bağlanır. Bağlanırsa sahip çıkar. Sahip çıkarsa ülke güçlenir.

Karınca küçücük... Ama ne yaptığını biliyor. Bulduğu lokmayı yuvasına taşıyor, ardında bir iz bırakıyor ve arkasından diğerleri geliyor. Bazen Allah’ın yarattığı küçücük bir canlı bile insana büyük bir ders verebiliyor.

Kıssadan hisse...

Belki bugün bizim de biraz durup kendimize sormamız gerekiyor: Biz neyi taşıyoruz? Kimin için taşıyoruz? Arkamızdan gelenlere nasıl bir iz bırakıyoruz? Çünkü bir ülkeyi büyük yapan yalnızca sahip olduğu imkânlar değildir. İnsanlarının birbirine sahip çıkmasıdır.

Belki de karıncadan öğreneceğimiz en büyük ders budur: Tek başına kurtulmak değil, birlikte yaşatmak.