Resulullah (s.a.v) uyuya daldığında gâh tıraş olmuş, gâh saçını kırpmış insanların Mescid-i Haram’a akın akın girer olduklarını rüyasında görür. Ve gördüğü rüyayı ashabına anlatmanın akabinde hemen ihrama girmeleri yönünde yürüyüş emri verir. Fakat bu arada Mekke civarından gelen Bişr b. Süfyan bu hususta Allah Resulüne; Kureyş’in Mekke’ye doğru geldiğinin haberini verip, böylece ashabını Mescid-i Haram’a yaklaştırmayacaklarına dair yemin ettiklerini bildirir.
Bu durumda Ashab, Allah Resulünün huzurunda kendi aralarında istişare edip değişik görüşler ortaya koyduğunda Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise kendi fikrini şöyle dile getirir:
-Ya Rasulullah! Biz biliyoruz ki, tek gayeniz Kâbe’yi tavaf etmektir, şayet tavaf etmenize mani olurlarsa bu kutsi yolda her an canımızı feda etmeye hazırız.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine:
-O halde, haydin ileri deyip sefere devam kararı alır.
Mekke’ye yakın Hudeybiye’ye geldiklerinde Resulullah (s.a.v)’in Kusva adlı devesi huysuzlaşıp çöktüğü yerde konaklayıverirler. Ne var ki konaklanan yerde su yoktu, sadece varsa yoksa Allah Resulü (s.a.v)’in kabında bir abdestlik su vardı ki, hemen ashabın bakışlarındaki o ince manayı sezer sezmez mübarek ellerini kaba daldırdığında su çoğalmaya başlar. Derken koca ordu bu kaptan kana kana su içmiş olur. Ashabın susuzluğu giderildikten sonra, bu sefer o mübarek elini kaptan çıkardığında su eski halini alır. İşte yaşanan bu hadise Yüce Allah (c.c) tarafından ashabına verilen bir mucizeydi. Tabii bu arada kafilenin yorgun ve bitkin hali de gözlerden kaçmıyordu. Neyse ki; geceliğin yağan rahmet yağmuruyla birlikte bitkin düşen bedenler rahmetten payını alıp böylece sabaha dinlenmiş olarak uyanırlar.
Kureyş'liler Hudeybiye’de Müslümanların konakladığını duyduklarında ardı sıra elçiler göndermeye koyulurlar. Resulullah (s.a.v) her defasında karşıladığı elçilere; buraya savaşmak için gelmediklerini beyan buyursa da bir türlü ikna olmazlar. Allah Resulü ister istemez bu durum karşısında Saleb adında devesini Ümeyye’nin hizmetine verip bu kez Müslümanlar adına görüşmek üzere onu Mekke’ye elçi olarak gönderir. Ancak ne var ki Ümeyye Mekke’ye tam da girmek üzere iken müşrikler deveyi acımasız bir şekilde biçip doğrayıp kanlar içerisinde yere seriverirler. Ümeyye devenin can verdiği o hengâmede birkaç kişinin yardımıyla kendi canını zar zor kurtarıp soluğu Allah Resulünün yanında aldığında durum vaziyeti anlattığında, Resulullah (s.a.v) çok üzülür.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.anh) şu öneride bulunur:
-Ya Resulullah! Osman b. Affan’ı şayet bu iş için gönderirseniz zannımca onu dinleyeceklerdir. Hem dinlemeseler de, Kureyş en azından ona karşı daha ölçülü davranması muhtemel dâhilindedir.
Resulullah (s.a.v) bu öneriyi dikkate alıp bu kez Hz. Osman (r.anh)’ı gönderir. Maalesef Osman (r.a)’ın ilettiği teklifte kabul görmez. O’nun diğer elçilere nazaran tek farkı sadece saygı duyulan esir muamelesi görmüş olmasıdır.
Hiç şüphe yoktur ki, Allah Resulünün Beyt-i ziyaret isteğinin yokuşa sürülmesi onu içten içe çok üzmüştü. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) Rıdvan ağacının altında sırtını ağaca dayayıp gölgelenme ihtiyacı hissedip akabinde ashabından:
-Düşmandan yılmamak, canı pahasına da olsa bu uğurda vazgeçmeyeceklerine dair söz vermelerini talep eder.
Ashab-ı Kiram bunun üzerine şöyle der:
-Ya Resulullah! O halde elinizi uzatıveriniz.
Derken Allah Resulü (s.a.v) elini uzatıp:
-Senin yolundan dönmemek üzere ölümüne de olsa düşmandan her an, her zaman savaşmaya, seninle var olmaya hazırız şeklinde biat sözünü alıp böylece ‘Beyat-ı Rıdvan’ ahdi gerçekleşmiş olur. Her ne kadar elçi olarak gönderilen Hz. Osman (r.anh)'ın daha henüz dönmemesi ashab arasında huzursuzluk ve endişeye yol açsa da Peygamberimiz (s.a.v)’in O’nun adına gıyabında biat alması ashabının bir anda duyduğu endişesini gidermeye yeter artar da. Öyle ki; Biat merasiminin sonuna geldiğinde Allah Resulü kendi sağ elini sol eli üzerine koyup:
-Bu elde Osman’ın yerinedir şeklinde gıyabında biat almasıyla birlikte adeta yüreklere su serpip böylece Hz. Osman (r.anh)’da bu beyattan nasibini almış olur.
Bu arada Beyat-ı Rıdvan'dan haberdar olan Kureyş’lilerin ashabın yaptığı bu bağlılık yemininden telaşa kapılıp tez elden Süheyla bin Amr’ı anlaşma yapmak için görevlendirirken, Müslümanların cenahından ise Hz. Ali (k.v) anlaşma kâtibi olarak görevlendirilir.
Taraflar anlaşmak için bir araya geldiklerinde Allah Resulü (s.a.v) ilk hamlede:
-Ey Ali! “Besmele ve Resulullah” ifadeleri ile başlayan ibareleri antlaşma metnine yaz talimatını verir. Ancak ne var ki, karşı tarafın itirazıyla karşılaşılır. Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine:
-Bismillahirrahmanirrahim yerine “Bismikellahümme”, Allah'ın Peygamberi ibaresinin yerine ise “Abdullah'ın oğlu Muhammed” ibaresini yaz der.
Tabii Hz. Ali (k.v)’in eli bunu yazmaya varmayınca Allah’ın Habib-i bu durumda şöyle der:
-Ya Ali! Sen denileni yaz, vaktaki bir gün sende aynı durumla karşılaşabilirsin, hem kaldı ki “Abdullah oğlu Muhammed” yazılmakla pek bir şey kaybetmeyiz. Zira inananlar nezdinde Allah'ın elçiliği inkâr edilmiş olunmaz.
İşte Allah Resulünün satır aralarında geçen ifadelerinden maksat, aslında vaktiyle Hz. Ali (k.v) hakkında söylediği; “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin” hadis-i şerifinin mana ve ruhuna uygun olarak tenzil ve tevil günlerini hatırlatan bir vurgulamadır bu.
Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde Hz. Ali (k.v) isteksizde olsa Efendimiz (s.a.v)’in emri doğrultusunda söylenenleri yazıya döker. Böylece taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre;
-Her iki tarafta on yıl boyunca savaşmayacak. Ancak Süheyl bu maddeye şunları da ilave ettirmek ister:
-Her kim bizden sizin tarafa katılan olursa akrabası istediğinde o bize geri iade edilecektir, şayet sizden de bizim tarafa katılan olursa onu iade etmeyiz.
İşte Allah Resulü (s.a.v), ilave edilmek istenen bu maddeye kabul edip metne geçirtince bu kez Hz. Ömer (r.anh) içine sindiremeyip:
-Ya Resulullah! Bu ifadeleri de mi yazdıracaksın? Diye sual eder.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben şöyle beyan buyurur:
-Evet, Ya Ömer! Şunu iyi bilesin ki, Yüce Allah (c.c) bunda bizim için bir hayır gösterecektir elbet.
Derken ardı sıra maddeler yazdırılmaya devam edilip şu ifadeler de metin olarak zapta geçirilir;
-Kâbe ziyareti gelecek yıla ertelenmiştir.
-Dileyen herhangi bir kabile her iki taraftan birinin himayesine girebilecektir.
Netice itibariyle yapılan antlaşma çerçevesi tamamlanmış olur. Ancak bu arada Ashabın buruk hali de gözlerden kaçmaz. Dile kolay, bir hevesle yola koyulup, ardından da Mekke’ye bu yıl gidilemeyeceğinin metne geçmesi bütün ümitleri boşa çıkıp o an hayal kırıklığına uğramış olurlar. Her ne kadar Fahri Kâinat efendimiz (s.a.v) ashabının umutlarını yitirmemesi için:
-Haydin, kalkın kurban kesin ve tıraş olunuz dediyse de, ashabının artık bu noktadan sonra bir başka bahara bekleyecek tahammüllerinin olmadığını yerlerinden kıpırdamayarak göstereceklerdir.
Tabii Efendimiz (s.a.v) üzgün bir şekilde çadırına döndüğünde annemiz Ümmü Seleme yüzündeki solgunluğu fark edip şöyle teselli eder:
-Ya Resulullah! Ashabının derdi davası sana muhalefet etmek değil, besbelli ki onların üzerlerine Kâbe’yi ziyaret edemeyişinin ezikliği sinmiş durumda. Varsın onlar kurban kesmesin, varsın saç tıraşı olmasınlar, Sen tek başına hiç kimseye tek bir kelam etmeden kurbanını kes ve tıraşını olman kâfi.
Allah Resulü öylede yapar zaten. Tabii Resulullah (s.a.v), tek başına kurban kesip saç baş tıraş olunca ister istemez kimi sahabe kurbanlarını kesip tıraş olurken kimi sahabede gönülsüzde olsa hafifçe saçlarından kırpmış olurlar.
Resulullah (s.a.v) bunun üzerine ellerini Yüce Allah’a açıp;
-Allah’ım, saçlarını tıraşlayanları merhametiyle muamele eyle diye dua eder.
Besbelli ki Allah Resulünün duasına saçlarını kırpanları katmaması gönlündeki burukluğu hala atamadığını gösteriyordu. Ki, O’nun incinmesi tüm âlemlerin incinmesi demekti. Neyse ki ashaptan bazıları Allah Resulüne saçlarını kısaltanlara da dua etmesi yönünde telkinde bulunup dilekte bulunmaları sayesinde, o Yüce Peygamberimiz (s.a.v) dayanamayıp bu kez onlar içinde:
-Ey Yüce Allah’ım saçlarını kısaltanlara da merhamet eyle diye dua eyler.
Artık tüm yaşananların akabinde dönüş yolculuğu başlamıştı ki, Allah Resulünün yol boyunca mahzun hali gözlerden kaçmaz. Öyle ki; Hz. Ömer (r.anh) kendisine bir şeyler sormuştu sormasına ama sorunun cevabını alamamıştı. Derken Allah Resulü (s.a.v) birazdan Ömer (r.anh)’ı huzuruna çağırdığında nüzul olan “İnne fetahna leke fethan mubina” ayetlerini okuyarak cevabını mesaj olarak şöyle vermiş olur:
- “… Hakikaten Allah (c.c), ağacın altında sana biat ettiklerinde o mü’minlerden razı oldu… And olsun ki.. rüyada sadıktır.. Hem emin bir halde kimimiz başlarınızı tıraş etmiş, kimimiz kısaltmış olarak korkusuz halde. Allah sizin bilmediğinizi bilmiş ve onun berisinde de yakın bir fethi takdir etmiştir.” (Fetih, 18-27)
Hz. Ömer (r.a) bizatihi Resulullah (s.a.v)'in mübarek lisanında dinlediği bu ayetlerle fazlaca üstüne gittiğinin farkına varıp, bu konuda ömür boyu ruh dünyasında Rabbinden bağışlanma umuduyla yaşayacaktır hep.
İşte okunan Fetih süresinin yanı sıra bu arada ümmet olarak bizlerde Kur’an’da zikrolunan bir başka ayet mealinde geçen: “ (Ey mü’minler!) Hoşunuza gitmediği halde, Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı. Aslında hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey de, olur ki bizin için şerli ve zararlıdır. Allah bilir, siz bilemezsiniz” (Bakara, 256) diye beyan buyurulan Yüce Allah’ın hükmünün mana ve ruhunu idrak etmiş olduk. Böylece Medineli Müslümanlarla Mekkeli putperestler arasında yapılan Hudeybiye anlaşmasının nice şer sanılanların altında hayırlar olabileceğini, nice hayır sanılanların altında da şerlerin olabileceğinin sırrınca sıradan bir anlaşma olmadığını, arka planında yatan asıl hikmetin:
-Mekkelilerin İslam Devletinin hukuken tanımış olduklarını,
-İlerisinde Mekke’nin fethine yönelik akıl dolusu bir hamle olduğunu ortaya koyan bir anlaşma metni olduğu görülecektir. Nitekim Mekke’nin fethiyle birlikte Hudeybiye seferinin mağlubiyet olmadığı ayan beyan net bir şekilde idrak edilmiş oldu da. Her ne kadar geç idrak edilmiş olsa da, sonuçta Allah Resulü (s.a.v) öncesinde ve sonrasında bu anlaşmanın sırrına vakıf olaraktan beşer idrakinin fevkinde anlaşma metnine ne yazdırılacağını “Muhammed’ül Emin” meşrebiyle göstermiş olması Müslümanların uyanıp bilinçlenmesine ziyadesiyle yetmiş olması ümmet için çok büyük kazanç olmuştur.
Vesselam.