“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” derler.
Demek ki dokuz köy vardır; gerçeği duyunca kapısını kapatan…
Bir de William Tyndale vardı.
Kimdi bu adam, biliyor musunuz? Belki de duymuşsunuzdur…
Tyndale, İncil’i doğrudan özgün dillerinden İngilizceye çeviren ve İngiliz halkının okuyabilmesi için büyük bir mücadele veren İngiliz din adamı ve çevirmendi. Yeni Ahit’i Yunancadan, Eski Ahit’in önemli bölümlerini ise İbranice kaynaklardan İngilizceye çevirdi.
İnsanlar başkalarının anlattıklarıyla yetinmesin, kendi aklını kullansın okusun ve anlasın istedi.
İyi de bunu herkes istemez.
Çünkü insanlara ne düşüneceklerini söylemek kolaydır; kendi başlarına düşünmelerine izin vermek tehlikelidir.
Tyndale bunun bedelini ağır ödedi.
Ne mi oldu?
Heretik ilan edildi; yani dönemin yerleşik dinî öğretisine aykırı görüşleri savunmakla suçlandı. 6 Ekim 1536’da, bugünkü Belçika’da bulunan Vilvoorde’de boğularak öldürüldü. Ardından cesedi yakıldı.
Böylece susturduklarını sandılar.
Ama olmadı.
Çünkü bazı insanlar öldüğünde susmaz.
Söyledikleri yaşamaya devam eder.
Tyndale’in çevirileri, sonraki İngilizce İncil çevirilerini, özellikle de yüzyıllar boyunca okunacak olan King James Bible’ı derinden etkiledi.
Sonra insan ister istemez düşünüyor:
Dokuz köyden kovulan adam mı yanlıştı, yoksa dokuz köyün gerçeği duymaya tahammülü mü yoktu?
Belki de mesele doğruyu söylemek değildir.
Asıl mesele, doğru söylendiğinde kimin rahatsız olduğudur.
Şimdi insan bugün kendi ülkesine bakmadan edemiyor.
10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” 468 kabul oyuyla yasalaştı. 88 milletvekili ret, 6 milletvekili ise çekimser oy kullandı. Yani iktidar ve muhalefet sıralarında, farklı siyasi görüşlere sahip çok sayıda milletvekili aynı yönde oy verdi.
Şimdi insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Muhalefetiyle iktidarıyla, bu kadar farklı siyasi parti aynı noktada nasıl buluştu?
Siyaset farklı seslerin yarışması değil midir?
Biri başka söyler, diğeri başka…
Biri itiraz eder, diğeri savunur…
Biri “hayır” derken, diğeri “evet” der.
Peki ya hepsi birden “evet” demeye başladığında?
İşte o zaman insanın aklına biraz acı, biraz da ironik bir soru geliyor:
Acaba bütün partiler aynı merkezden mi yönetiliyor?
Elbette bunu söylemek kolay.
Asıl zor olan, bu soruyu sormaktır.
Çünkü soru soran insan rahatsız eder.
Düşünen insan rahatsız eder.
İtiraz eden insan rahatsız eder.
Evet belki de en çok, “Neden?” diye soran insan rahatsız eder.
Tarih boyunca nice insanı dokuzuncu köyden kovdular.
Kimi susturdular.
Kimi hapse attılar.
Kimini sürgüne gönderdiler.
Kimini de öldürdüler.
Ama köyler değişti, krallar öldü, iktidarlar devrildi.
Söylenen söz kaldı.
İşte bu yüzden “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözü yalnızca bir atasözü değildir.
Bazen bir insanın başına geleni anlatır.
Bazen bir toplumun gerçeğe karşı korkusunu…
Bazen de tarihin, kendi zamanında kovulanlara yıllar sonra verdiği cevabı.
Çünkü dokuz köyden kovulanların bazıları, sonunda hepimizin köyüne ulaşır.
Adı da tarih olur.