“Aç ayı oynamaz.”
Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz, belki de üzerinde hiç düşünmeden kullandığımız bir atasözü... Peki, bu kısa cümlenin içinde çocuklarımızın sağlığına, eğitimine ve geleceğine ilişkin ne kadar büyük bir gerçek saklı olduğunu hiç düşündük mü?
Bir başka atasözümüz de “Aç köpek ava gitmez” der. Yani insanın, karnı açken ne bedenen ne de zihnen beklenen performansı göstermesi kolay değildir. Bugün bilimsel çalışmaların da farklı yönleriyle ortaya koyduğu gerçek aslında bundan çok farklı değil: Sağlıklı beslenmeyen bir çocuktan sağlıklı düşünmesini, öğrenmesini ve başarılı olmasını beklemek ne kadar mümkün?
Çocuklarımızın geleceği söz konusu olduğunda hepimizin aklına önce okul, öğretmen, ders, sınav ve başarı geliyor. Çocuğumuzun iyi bir okulda okumasını, yüksek notlar almasını, iyi bir üniversite kazanmasını ve meslek sahibi olmasını istiyoruz. Peki bütün bunların temelinde sağlıklı bir beden ve sağlıklı bir zihin olduğunu ne kadar hatırlıyoruz?
Çocukluk ve ergenlik dönemi, insan hayatının en önemli dönemlerinden biridir. Çünkü yalnızca bedenin büyüdüğü değil, alışkanlıkların da şekillendiği yıllardır bunlar. Bugün çocuğumuza kazandırdığımız bir alışkanlık, yarın onun hayat tarzı hâline gelebilir.
Yetersiz ve dengesiz beslenen bir çocukta yalnızca büyüme ve gelişme sorunları ortaya çıkmaz. Dikkat süresi kısalabilir, öğrenme güçlükleri yaşanabilir, algılama ve bilişsel performans olumsuz etkilenebilir. Daha sık hastalanabilir, kendisini daha yorgun hissedebilir ve bütün bunlar okul başarısına da yansıyabilir.
O hâlde kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Çocuğumuzun başarılı olmasını istiyoruz, ama onun başarılı olabilmesi için gereken temel şartları gerçekten sağlayabiliyor muyuz?
Mesela kahvaltı...
Sabahın erken saatleri. Bir tarafta işe yetişmeye çalışan anne-baba, diğer tarafta servisi bekleyen çocuk... “Hadi, geç kaldık!” telaşı içinde çoğu zaman kahvaltı unutuluyor. Bazen de bir parça ekmek, birkaç lokma peynirle geçiştiriliyor. Hatta “Bugün okulda bir şeyler yersin” denilerek çocuk evden aç gönderilebiliyor.
Oysa güne yeterli ve dengeli bir kahvaltıyla başlamak, çocukların gün içerisindeki fiziksel ve zihinsel performansını destekleyen önemli alışkanlıklardan biridir.
Elbette her çocuğun beslenme ihtiyacı aynı değildir. Ancak süt ve süt ürünleri, yumurta, tam tahıllı ürünler, sebze ve meyveler gibi besinlerin dengeli biçimde tüketilmesi önemlidir. Ara öğünlerde ise çocuğun önüne sürekli paketli, aşırı şekerli, yağlı ve tuzlu yiyecekler koymak yerine süt, yoğurt, ayran, meyve, kuru meyveler, ceviz, fındık ve badem gibi daha sağlıklı seçenekler düşünülebilir.
Bazen küçücük bir tercih, gelecekte büyük bir alışkanlığa dönüşür.
Bir de beslenme çantaları var...
Aslında o çantalar yalnızca yiyecek taşımıyor. İçinde biraz da anne-babanın çocuğuna verdiği sağlık eğitimi var.
Çantaya her gün şekerli içecekler, aşırı işlenmiş atıştırmalıklar ve besin değeri düşük ürünler koyuyorsak, çocuğumuza farkında olmadan “Beslenme böyle olur” mesajı veriyoruz. Oysa peynir, yumurta, tam tahıllı ekmek, taze sebze ve meyveler gibi seçeneklerle çok daha sağlıklı bir beslenme düzeni oluşturabiliriz.
Gazlı ve şekerli içeceklerin yerine süt veya ayran koymak bile küçük ama önemli bir adımdır. Çünkü çocuk, sağlıklı beslenmeyi yalnızca okulda öğrenmez.
Çocuk, en çok evde öğrenir.
Sofrada öğrenir. Anne-babasına bakarak öğrenir. Büyüklerinin ne yediğine bakarak öğrenir. “Bunu yeme, bu zararlı” demekten çok, bizim ne yediğimiz ve nasıl yaşadığımız onu etkiler.
Fakat mesele yalnızca beslenme de değil.
Çocuklarımızın sağlığı için bir başka büyük tehlike de hareketsizlik.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Ancak çocuklarımızın hayatına ekranları da beraberinde getirdi. Televizyon, bilgisayar, tablet ve telefon derken çocuklarımızın hareket etmek için ayırdığı zaman giderek azalabiliyor.
Oysa çocuk hareket etmek zorunda.
Koşacak, yürüyecek, bisiklete binecek, ip atlayacak, yüzecek, top oynayacak... Belki basketbol, belki futbol, belki de başka bir spor dalı. Hangisi olduğu o kadar önemli değil. Önemli olan çocuğun sevdiği bir hareketi bulması ve bunu hayatının bir parçası hâline getirmesi.
Çünkü spor yalnızca kasları ve kemikleri güçlendirmez. Çocuğun ruhuna da iyi gelir. Sosyal gelişimine katkı sağlar, kendine güvenini destekler, günlük yaşam enerjisini artırır.
Bu noktada okullara da büyük görev düşüyor.
Okul spor kulüplerinin faaliyetleri artırılmalı, çocukların fiziksel aktivite yapabilecekleri imkânlar çoğaltılmalıdır. Çocuklarımızın ders arasında, teneffüste, okul sonrasında hareket edebilecekleri ortamlar oluşturulmalıdır. Çünkü eğitim yalnızca sınıfta gerçekleşmez.
Sağlıklı bir beden olmadan sağlıklı bir eğitimden söz etmek de kolay değildir.
Burada bir başka önemli noktaya daha geliyoruz: Çocuklarımızın sağlığı yalnızca ailelerin sorumluluğu değildir.
Aile, okul, öğretmen, sağlık çalışanı ve devlet kurumları birlikte hareket etmek zorundadır.
Çocukların düzenli sağlık kontrollerinin yapılması, görme ve işitme taramalarının gerçekleştirilmesi, ağız ve diş sağlığının takip edilmesi ve aşılarının zamanında yapılması büyük önem taşımaktadır.
Bir çocuğun gözündeki görme problemi fark edilmediğinde, onu “ders çalışmıyor” diye suçlamak kolaydır. Dikkatini toplamakta zorlanan bir çocuğa “tembel” demek de kolaydır. Oysa bazen çocuğun ihtiyacı azar değil, sağlık kontrolüdür.
İşte koruyucu sağlık hizmetlerinin önemi tam da burada ortaya çıkıyor.
Çocuk okula başladığında yalnızca kitapla, defterle ve sınavla karşılaşmamalı; sağlıklı yaşam alışkanlıklarıyla da tanışmalıdır.
Bugün çocuklarımızın sağlığına yaptığımız yatırım, aslında yarının toplumuna yaptığımız yatırımdır.
Çünkü sağlıksız beslenme ve hareketsizlik yalnızca bugünün problemi değildir. Çocukluk döneminde kazanılan yanlış alışkanlıklar, ilerleyen yaşlarda daha ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Bunun bedelini ise yalnızca birey ödemez; aile öder, toplum öder, devlet öder.
O nedenle sağlık politikalarının yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye değil, hastalıkları ortaya çıkmadan önce önlemeye odaklanması gerekir.
Belki de en önemlisi, çocuklarımızın sağlıklı beslenmesini yalnızca “ne yiyecek?” sorusuna indirgememeliyiz.
Asıl mesele, nasıl yaşayacak? sorusudur.
Kahvaltı yapmak, öğün atlamamak, sebze ve meyve tüketmek, yeterli ve dengeli beslenmek, su içmek, hareket etmek, spor yapmak...
Bunların her biri küçük gibi görünen ama insanın bütün hayatını etkileyebilen alışkanlıklardır. Çocuklarımıza bir diyet programı vermiyoruz. Onlara bir yaşam biçimi kazandırıyoruz. Bu nedenle çocuğumuzun karnını doyururken aslında yalnızca bugünkü açlığını gidermiyoruz. Onun yarınını da besliyoruz.
Bugün sağlıklı beslenen, hareket eden ve doğru alışkanlıklar kazanan çocuk; yarının daha sağlıklı, daha üretken ve daha güçlü bireyi olacaktır.
Öyleyse eski bir sözümüzü bugün yeniden hatırlamanın tam zamanı: “Aç ayı oynamaz.” Çünkü çocuğumuzdan başarılı olmasını istemeden önce, onun başarılı olabilmesi için gereken en temel soruyu kendimize sormalıyız:
Karnı doyuyor mu?
Evet yalnızca karnı değil...
Zihni, bedeni ve ruhu da sağlıklı besleniyor mu?
Çocuklarımızın geleceğini konuşuyorsak, belki de işe tam buradan başlamamız gerekiyor.