Küçükken, gökyüzüne seyre dalar, gözlerimiz gelip geçen bulutlara takılır, nereye gittiklerini merak eder, hayallerimiz geçip giden bulutları delip geçerken, bulutlar gibi biz de gitmek isterdik. Ama gitmek için önce büyümek; kocaman olmak gerekiyordu. Elimiz, ayağımız büyüyecek, boyumuz posumuz uzayıp, serpilecekti ki gidebilelim. Büyüyünce gittik. Hesapta olmayan gittiğimiz yerlerde de bulutların gitmeye devam ettiğiydi.
Ne giden kalana hesaplı, ne kalan gidenden alacaklı…
Sonsuz boşluğun derinliklerinde bulutlar kıpırtısız, siz zamanın içinden geçip giderken, imbikte kalan; gidenin kalandan kendini eksik bıraktığı…
Bulutlar, göz alabildiğine bembeyaz; koskocaman pamuk topakları gibi bulutlar.
Üzerinde kıvrılıp uyuma isteği veren, katman katman yumuşacık, gövdeyi değdirdiğinde oracıkta dağılacak yorgunluğunuz.
Bulutlar yorgan, bulutlar yastık, uyunsa sonsuzluğun koynunda yıllarca uyanılmasa. Bulutlar örtse düşler üşümese…
Yağmur sonrası İstanbul’da hava cam gibi parlak, güneşle birlikte ortaya çıkan gökkuşağı hem yakın hem uzağınızda…
Gökkuşağının altından geçme isteğinin imkânsızlığı kafanızın bir köşesine yazılıyken, yine de aklınızdan geçmiyor değil.
Yağmur sonrası ıslaklığında yer gök, aklınızda, fikrinizde zayıf, belli belirsiz, mümkünsüz ihtimaller sise benzer bulutlar gibi gelip geçerken, içinizden gökkuşağının yedi rengini tutturmak üzere birbiri içine geçmiş renkleri saymaya koyulanlar yediyi bulurken, sayıyı dört, altı ya da sekiz renge vardıranlardır çivisi oynamışlığı yüreğiyle tutturanlar.
Sonsuzluk, sessizlik, anın içinde; durduğunda, sustuğunda, karşılığını tebessümde bulduğun o yer doğrudur.
Bulutların üzerinden inip, ayağınız yere değer değmez, ateşi karıştırmaktan öteye işlevi kalmamış; ‘köseği’ siyasilerin etkisizliğinden alanda kurgu bulan; ‘NATO'nun sizi, yani bizi kapma ihtimaline’ daha doğrusu popülerleştirilmiş NATO gergefine nakışlı, yandan bakışlı; ‘yeleleri bukleli, yaldır yaldır parlayan atlarına kendi binemeyen çatık kaşlı evlatlarının, hey yavrum hey! Memleketinde onca sorun sizi bulduğunda…
Ankara sokaklarını süsleyen görüntülerinden yoksun bırakılanın kenar mahallelerin sakinlerine, örtü altı muamelesiyle kenarda, görünmeyen yerde tutma çabasına bir de ilişikli medyanın çanak tutma tuhaflığı eklendiğinde bir paravanla bağlamından koparılmaya çalışılan başkentten ülkenin gerçekliğini; kusursuz kusurlu (şehla) gözle bakakalınası nereye kadar bakalım.
Neyse ki bitti de bastığı yerdeki otu kurutanlar gitti.
Sonsuzluğun koynundan süzülüp, derin bir nefes aldığınızda morun ne kadar mor olduğunu yanındaki sarıdan, kırmızın ne kadar kırmızı olduğunu yanındaki yeşilden, ressamın fırçasından, gözündense bir çiçek söyler size.