Birlik Çağrısı ve Tarihten Gelen Uyarı

Abone Ol

Sayın Cumhurbaşkanım,

19 Nisan 2019’da yaptığınız açıklama ve sosyal medya paylaşımında dile getirdiğiniz “Türkiye İttifakı” çağrısı, milletimizin ortak geleceği adına son derece kıymetli ve ufuk açıcı bir çağrıydı. Bugün ise bu çağrı, her zamankinden daha büyük bir anlam ve aciliyet taşımaktadır. O gün siyasi görüş ayrılıklarının bir kenara bırakılması gerektiğini vurgulayarak, Türkiye’nin ortak meselelerinde toplumun tüm kesimlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini ifade etmiş ve şu sözleri söylemiştiniz:

“Siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak 82 milyon birlikte hareket etmeliyiz.”

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu atmosfer, bu sözlerin yalnızca hatırlanmasını değil, aynı zamanda güçlü bir iradeyle hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye kritik bir dönemden geçmektedir. Toplum giderek daha fazla kutuplaşmakta; insanlar birbirini anlamaya çalışmak yerine karşı tarafı bir tehdit olarak görmeye başlamaktadır. Oysa bu yalnızca siyasi bir gerilim değildir. Toplumsal güvenin zayıflaması, bir ülkenin geleceğini doğrudan etkileyen en ciddi risklerden biridir.

Tarih bu konuda bize açık ve güçlü dersler verir.

Osmanlı Devleti’nin son dönemine baktığımızda yalnızca askeri ve siyasi sorunları değil, aynı zamanda derin bir ekonomik kırılganlığı da görürüz. Yıllarca süren savaşlar ve büyüyen borçlar devletin mali yapısını zayıflatmış; Osmanlı Devleti ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yabancı devletlerden borç almak zorunda kalmıştır. Zamanla bu borçlar ödenemez hâle gelmiş ve devletin ekonomik bağımsızlığı ciddi biçimde sarsılmıştır.

Bu süreçte yabancı etkisi giderek artmış; limanlar, demiryolları ve stratejik ekonomik kaynaklar yabancı şirketlerin kontrolüne geçmiştir. Borçların ödenememesi üzerine kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi ise bazı vergileri toplama yetkisine sahip olmuştur. Böylece halkın emeğiyle oluşan kaynakların önemli bir bölümü devletin değil alacaklı güçlerin kontrolüne girmiştir.

Ekonomik olarak zayıflayan ve siyasi baskılar altında kalan Osmanlı Devleti, sonunda yedi devletin işgaline uğramış ve ağır şartlar içeren Sevr Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakılmıştır. Bu anlaşma, Osmanlı topraklarını parçalamayı ve milletin bağımsızlığını ortadan kaldırmayı hedefliyordu.

Ancak Türk milleti bu dayatmayı kabul etmemiştir.

Milletin bağrından yükselen büyük bir kurtuluş mücadelesi başlamış; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde verilen bu mücadele, milletin azmi ve kararlılığı sayesinde başarıya ulaşmıştır. Bu büyük direnişin sonunda 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve millet yeniden bağımsızlığını kazanmıştır.

Bugün geçmişin bu tecrübelerinden ders çıkarmak zorundayız.

Günümüzde yaşanan bazı gelişmeler, Osmanlı’nın son dönemlerindeki ekonomik kırılganlıkları hatırlatan tartışmaları beraberinde getirmektedir. Özelleştirmelerle limanlar, fabrikalar ve çeşitli stratejik varlıklar el değiştirmiştir. “İtibardan tasarruf edilmez” anlayışıyla üretimden ve kazançtan bağımsız şekilde yapılan yüksek harcamalar, artan cari açık ve büyüyen kamu borçlarıyla birleşince ülkenin kaynakları üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Yüksek enflasyon ve düşen alım gücü ise hayat pahalılığını daha da ağırlaştırmaktadır.

Bu tablo yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda toplumsal güveni etkileyen bir durumdur. Yönetimde denge ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı yönündeki eleştiriler, siyasetteki gerilimi daha da artırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin geleceğine ilişkin tartışmalar her geçen gün daha da yoğunlaşmaktadır.

Oysa bir milletin refahı ve bir ülkenin bağımsızlığı ekonomik istikrarla doğrudan bağlantılıdır.

Atalarımızın söylediği gibi: “Biri yer, diğeri bakarsa kıyamet ondan kopar.”

İnsanlar emeğinin karşılığını alamadığında toplumsal huzur zedelenir; adalet duygusu sarsılır, geleceğe olan güven zayıflar.

Bu nedenle Türkiye’nin hem ekonomik hem de siyasi anlamda yeni bir uzlaşma ve reform iklimine ihtiyacı vardır. Çünkü zararının neresinden dönülürse kârdır.

Öncelikle yönetim sisteminde güçlü denge ve denetim mekanizmalarının tesis edilmesi büyük önem taşımaktadır. Parlamenter sisteme dönüş, yasama, yürütme ve yargı arasındaki dengeyi güçlendirebilir; karar alma süreçlerini daha çoğulcu ve kapsayıcı hâle getirebilir. Böylece toplumun farklı kesimlerinin sesi yönetime daha doğrudan yansıyabilir.

Bununla birlikte kuvvetler ayrılığının güçlü biçimde tesis edilmesi demokrasinin temel şartıdır. Yasama, yürütme ve yargı bağımsız şekilde çalıştığında yetkiler tek elde toplanmaz; keyfi yönetim ve yolsuzluk riskleri azalır. Hukuk devleti güçlendikçe vatandaşların devlete duyduğu güven de artar.

Ekonomik alanda ise devletin mali kurumlarının daha bağımsız ve liyakate dayalı biçimde çalışabilmesi hayati önem taşımaktadır. Ekonomik kararların kısa vadeli siyasi etkilerden uzak, uzun vadeli planlama anlayışıyla alınması ülkenin ekonomik istikrarını güçlendirecektir.

Bu adımlar atıldığında hem ekonomik istikrarın sağlanması hem de toplumsal güvenin yeniden inşa edilmesi mümkün olacaktır.

Gerçek liderlik yalnızca kendi taraftarlarını memnun etmekle ölçülmez. Büyük liderler, toplumun tamamını kucaklayabilen; farklı görüşleri ortak bir gelecek etrafında buluşturabilen liderlerdir. Tarih bazı liderleri yalnızca belirli bir grubun temsilcisi olarak hatırlarken, bazılarını bütün bir milleti bir araya getirebildikleri için saygıyla anmaktadır.

Türkiye’nin bugün huzura, adalete, demokrasiye ve güçlü bir ekonomiye ihtiyacı vardır. Bu sorumluluk yalnızca siyasetçilerin değil, toplumun bütün kesimlerinin ortak sorumluluğudur.

Tarihten ders alarak, geçmişin hatalarını tekrarlamadan ve ortak aklı güçlendirerek Türkiye’yi birlik, adalet ve refah içinde bir geleceğe taşımak mümkündür.