Bu kitabın yazılması esnasında 32 yıl önceki bir suikast olayı yeniden medyanın gündemine girdi. Savcı Doğan Öz'ün öldürülmüş olması. İlk görev yerim olan Sultandağlı'ydı. Öğretmen bir babanın evladıydı. Kardeşi İlhan da meslektaşımız, arkadaşımızdı. Her yönü ile her haliyle geleneksel Türk-İslam ailesinin tipik örneği olan bu aileye muhabbetim vardı. Ramazanlarda bizleri iftara davet ederlerdi. Doğan ve İlhan Öz'ün anneleri, elini öperken huzur duyduğum saygı değer bir Anadolu Hanımefendisiydi. Savcı Doğan Öz, bayramlarda sılasına gelir ve hemen herkesten saygı görürdü. İnsani ilişkilerinde çok sıcaktı. Tatlı peltek konuşmasıyla ilgi uyandırırdı. İnanmış bir Marksistti. Sultandağı'ndaki solcu öğretmen ve memurların idolüydü. İhtirasları olduğu belliydi, cesurdu. Karşıt dünya görüşünde olmakla birlikte benim de sempatim vardı. 

Sultandağlı öğretmen arkadaşlarla, Doğan Öz'ün marksistliği üzerine konuşurken solcu öğretmen bir dostum, sır verircesine yavaş sesle bana şunları söylemişti. "Doğan Abeyi'nin bir ideali var, günün birinde kurulacak Orta Anadolu Federe Devletinin başına geçmek, halka hizmet etmek..."

Doğrusu çok şaşırmış, çok uçuk bir ideal olduğunu düşünmüştüm. Nihayet, kendisine hayranlık duyan bir arkadaşın naklettiği, birinci ağızdan tanığı olmadığım bir olaydı. İlhan Öz de yine öylesine bir sohbet sırasında şunları söylüyordu. "Bizimkinin solculuğu kompradorlara karşıdır. Mesela Anadol araba sahibi masumdur. Ama lüks araba sahiplerine gıcıktır. Yeri geldiğinde avucunun içine yerleştirdiği çakısı ile bir lüks arabayı çaktırmadan çizer ve yürür." Buna daha çok şaşırmıştım. Sözkonusu kişi ağabeysiydi ve bir Cumhuriyet Savcısıydı. 

"Orta Anadolu Federe Cumhuriyeti" ifadesi ile Nazım Hikmet'in, "Görecek miyim bir gün Türkiye'nin Sovyet Şuralarından biri olduğunu" özlemini bir arada düşünmeye başlamıştım. Tayinim Ankara'ya çıkmış, Doğan Öz de bulunduğy ilden naklen Ankara Savcılığına getirilmişti. Tuna Caddesi'ndeki Sanat Severler Derneği'ndeki resim sergisinde karşılaşmıştık, sıcak bir sohbete dalmıştık. Gezdiğimiz sergi soyut resimlerden oluşuyordu. "Kardeşim ben bunlardan birşey anlamadığım gibi de saçma buluyorum." Onun bu değerlendirmesinin ardından Kültür ve Sanat üzerinde konuşmaya başlamıştık. Sözün bir yerinde, "Buraya Sanat Severler Derneği diyorlar ama, aslında kadın sevenler derneği..." deyince gülüşüp geçtik.

Dediğim gibi sıcakkanlı, düşündüğünü olduğu gibi söylemekten kaçınmayan biriydi. Değer yargılarımızın buluştuğu noktalar da vardı. 

Derken, günün birinde Gazi Eğitim'de bazı sınıflarda epeyce öğrenci eksikliği göze çarpıyordu. Öğrenmiş olduk ki, kaldıkları Site Öğrenci Yurdunda gece arama yapılmış, aramayı Ankara Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz yaptırmış. Öğrenciler pijamalı halleriyle saatlerce, karlı geenin ayazlı havasında, dışarıda bekletilmişler. Hastalananlar olmuş. İlerleyen günlerde bu aramanın, her yönüyle ideolojik bir hınç havası içerisinde cereyan ettiği kanaati yaygın bir hal almıştı. 

İlerleyen yıllarda Doğan Öz'ün katledilmesi olayına samimiyetle üzüldüğümü söylemeliyim. Sultandağı'ndaki cenaze merasimine gitmeyi de çok düşünmüş, fakat karşıt saflarda olduğumuzu bilenlerin farklı niyet ve değerlendirmelerini hesaba katarak vazgeçmiş, ailesine taziye telgrafı göndermekle yetinmiştim. 

Şimdilerde bu suikastin arkasında Kontrgerilla'nın bulunduğu yorumlarını ilgiyle izliyorum. Doğan Öz'ün Kontrgerilla'yı araştırdığı için öldürülmüş olabileceği söyleniyor. 

"Kontrgerilla" konusunda benim şahsen netleşmiş bir kanaatim yok. Çünkü yeterince bilgi sahibi değilim. Ancak bu yorumlara dayanak gösterilen, Savcı Öz'ün kasasından çıkan bir raporu sözkonusu. Bu raporda da rahmetli Doğan Öz, Kontrgerilla'nın sivil uzantısı olarak MHP'yi işaret ediyormuş. Site Yurdundaki aramada kış gecesinin ayazında saatlerce tir tir titretilen milliyetçi gençler olayı ile bunu bir araya getirerek düşünmek düşünmek gereğini duyuyorum. O dönemin Türkiye'sinde Doğan Öz gibi inanmış marksistlerin önlerinde en büyük engel olarak gördükleri, işte o gençlerdi. Acaba "Anadolu Federe Devletleri"ne giden yolu onlar mı tıkamış oluyorlardı? Bunun yanı sıra bir de OTDÜ öğrenci yurdunda sevgilileri ve silahlarıyla dokunulmaz konumlarındaki Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını hatırlamadan edemiyor insan.

O yılların Sovyetler Birliği Ankara Konsolosu, daha sonra kaleme aldığı hatıralarında, Deniz Gezmiş ve arakadaşlarının bir gece kendisine gelerek, Türkiye'de ihtilal yapmak için Sovyetler Birliğinden silah talep ettiklerini yazmıştır. 

Kaldı ki Savcı Doğan Öz'ün "Kontrgerilla" ile ilgili resmi bir araştırma ve soruşturması da sözkonusu değildi. Kasasından çıkan ise, kişisel görüş ve değerlendirmelerini içeren notlarıdır. Sonuç itibariyle, yazık olmuştur Doğan Öz'lere, yazık olmuştur o öğrenci yurdunda hasım muamelesi gören gençlere.  Ve tabii ki yazık olmuştur marksizmin patronu Sovyetler Birliğinin estirdiği emperyalist maksatlı rüzgarların önünde sürüklenip harcanan Deniz Gezmişlere.

1980 öncesinde yaşadığımız kardeş kavgalarının dışardan yazılmış bir senaryo gereğince sergilenmiş olduğunu "Aşk'a Verilmiş Muhtıra" adlı romanımda ele almıştım. Eğer Kontrgerilla tartışmaları bir gün bu senaryo yazarlığının adreslerini açık seçik ortaya çıkarmak gibi bir hizmette vesile olursa bazı "aydın"larımızın da aydınlanabileceğini umarım.      

Yahya Akengin'in kırk yıllık hatıralarını içeren yazı dizisi devam edecek...

 
 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.