1878 yılında Berlin’de imzalanan Berlin Antlaşması’nın ardından, Ayastefanos Antlaşması'ndaki hükümleri koruyamayan Ruslar’la birlikte o dönemde Almanlarla savaşacak durumda olamayan İngilizler ve Fransızlar, tüm diplomatik kazançlarını Osmanlı İmparatorluğu'nun zayıflığından elde etmeye çalıştılar. Bu zayıflığın halkası olarak Millet-i Sadıka adıyla Osmanlı tebaasında yaşayan Ermeniler seçilmişti. Ermeniler kendilerine vaat edilen özerkliği, imparatorluktan terk olunmaya tercih etmişlerdi. Bu tercih Ermenileri sözde tarafsızlık politikasına, Osmanlı İmparatorluğu'nu ise içinden çıkılmaz bir kapana sürükleyecekti. Dış güçlerin baskısıyla oluşan isyana teşvik örgütlenmeler ve silahlanmalar zapt edilemez boyutlara ulaştığında hiçbir savaş hazırlığı içinde olamayan Osmanlı İmparatorluğu, kendi toprakları içinde olup bitenleri politik kararlarla bertaraf etmeye çalıştı.
1.Dünya Savaşı'nın başlamasıyla tam bir kaos içine sürüklenen Doğu Anadolu’da, Ermeniler ordudan kaçmaya ve direniş adı altında isyana başladı. Bu durum karşısında hem isyanı bastırmak hem de isyana katılmayan Ermeniler'i korumak için 1915 yılında dünyanın en başarılı iskân hareketi (tehcir) gerçekleştirilse de artık eski gücünden ve azametinden uzak yıkılmaya doğru giden Osmanlı İmparatorluğu, dış politikada olduğu gibi iç politikaya da muvaffak olamıyordu. Savaş öncesi ve sırasında ara ara çıkan isyanlar bastırılıyor fakat her zamankinden daha güçlü bir şekilde geri dönüyordu. Buna rağmen 1.Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'na saldırıda bulunan dünya ülkelerinin psikolojisini bozan Türk müdafaası artık yer yer bölge bölge hem şarkta hem garpta tasavvur edilemez boyutlara ulaşmıştı. Bu bölgelerden biri 2.Plevne olarak adlandırılan Deli Halit Paşa komutasındaki dillere destan 'Kop Savunması' idi. Tam 158 gün, 158 gece tüm şiddetiyle fevkalade şartlarda tutulan ve General Yudenich komutasındaki Rus ordusuna onulmaz kayıplar verdiren bu cephe, 16 Temmuz 1916 günü zorunlu olarak düştü. Tam bu tarihlerde Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu, ve Güney Doğu bölgeleri tamamen işgal edilmişti. Bu bölgeler içinde kalan Bayburt’ta, artık mukadderat; kanlı vahşete tanık olmak ve bu vahşetten kurtuluş için haksız yere kanlı bir bedel ödemekten başka bir şey olmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa’nın taltif ettiği kahramanlıklarla savunulan ve daha sonra savunmasız kalan bu topraklarda ilk önce Rus istilası, ardından Ermeni mezalimi yaşanacaktı..
Muhaceret ve mezalim
"Evden barktan, köyden, kentten, tangir-ocaktan yok olacaksın... Yollara düşeceksin can havliyle... Muhacereti görenlerin beli bükük, bağrı yanıktır, yanık hey oğul..."
Çaresizliğin önüne katıp götürdüğü göç kervanında bulunan Güllü Hatun böyle anlatmış, muhacereti soranlara. Giderken belki de bin kez geri dönüp bakmıştır, ardında bıraktığı analara babalara. Kış, soğuk, açlık, yokluk, buhran ve düşmanın sardığı memlekette, Moskof köyleri basmakta, haneleri yakmakta ve nihayetinde 'millet-i sadıka’nın gözü dönmekte. Cephe ardında savaşın tüm ağırlığını taşıyan savunmasız Bayburt halkı, ya göçülmenin yada hunharca katledilmenin arasında yalnız Allah’a emanetti. Yolları zapt edilmiş, silahları elinden alınmış, en yiğitlerini bile cepheye göndermiş çoğunluğu yaşlı ve çocuklardan oluşan bu halk için zaten göçmekten başka bir hal yoktu.
Çıkış Bayburt’tan, varış ayyıldızlı sancağın dibi...
Sabah ezanlarının sustuğu vakit yola düştüler. Yanık tarlalardan toplanmış buğdaylarla yüklü kağnılar, üstünde bir biri ardına dizilirken karla kaplı aşınmaz dağlar sonu gelmeyen bir yol gibi önlerinde uzayıp gidecekti. Açlık, susuzluk, yorgunluk içinde ki bu ağır yürüyüş mahşer gününü andırıyordu sanki.. Kervan çoğaldıkça gacır gucur ilerleyen kağnıların taşıdığı yük, ya hastalıktan kırılmışlarla yada yol kenarında cansız bedenin memesinden süt emmeye çalışan yavruyla değişecekti. Bu yavru, muhacirlere yüzyıllardır yaşadıkları toprakların ve ardında kalanların hangi gözü dönmüşlerin istilasına kaldığını anlatıyordu. Göçebilenler böyle göçtüler işte... Bayburt için bir başka hüzündü muhaceret...
Peki ya kalanlar..! Dağların taşların ağladığı ağıt yaktığı o insanlar... Keşif kollarının dilini kesen o korkunç ,o hâinâne vahşetin kurbanları. Derisi yüzülmüş ihtiyarlar, göğüs kafesi oyulmuş genç kızlar, kafatası ezilmiş üç yaşındaki çocuklar sıra-sıra, üst-üste, sokak-sokak uzanmış; tanınmayacak derecede parça parça savrulmuş bedenler. Kuyulardan çıkarılan cansız kızanlar, her bir taraftan yükselen dumanlar, barut ve yanık beden kokularının birbirine karıştığı dayanılmaz havayı son kez teneffüs eden bahtsız canlar...
18 Aralık 1917’de Erzincan Mütarekesi'ne bağlı kalan Ruslar 17 ay boyunca işgal ettiği toprakları terk ettiğinde artık Bayburt için kelimenin tam anlamıyla vahşet daha yeni başlayacaktı. Kazak asıllı yüzbaşı Popof ve Erzincan havalisinden çete reisi Antranik’le koordineli çalışan, Varzahanlı Arşak David, Kısantalı Kirkor, Siptoroslu Misak, Nivli Hacı İbik oğlu Karakin, Hindili Kör Hamas, Lusnuklu Antranik, birâderi Gorgi, Kopuzlu Serkis, Hindili Yiğit, Azorkalı Sehak, Rumeli karyeli Masrup, Malansalı Boğos, Çakmaslı Zekyos, Hayikli Tulumbacıoğlu Bedros ve Kopuzlu Hamparsum’la beraber maiyetindeki 484 Ermeni ile Bayburt ve civar köylerde gündüzleri talim, geceleriyse komite başlarıyla savaşın gidişatına göre toplantı halinde muhakeme yapılıyor, bu toplantıda konuşulan ileri sürülen her türlü malumatın dışarıya sızmamasına önem gösteriliyordu. Müslüman ahâliye karşı oldukça ciddi ve mütevazi davranılıyordu. Hatta Müslüman ahâliyi tatmin etmekte ne kadar başarılı oldukları; Of ve Sürmene taraflarından Ermeni çetelerine karşı talep edilen yardıma Belediye Reisi Hafız Süleyman Efendi’nin engel oluşundan belli oluyordu.
Halka karşı güven veren çete lideri Arşak, Müslüman Türk halkının saygı duyup itimat ettiği ‘’paşa’’ ünvanına sığınarak; her sokak ve mahalleye bir takım devriyeler çıkartıyor, birer bahaneyle sokaklardaki ahâli toplanmaya başlanıyor. Mahalleler arasına çıkan devriyeler tesadüf ettikleri köylüleri keza yerli ahâliyi “Arşak Paşa çağırıyor, mühim mesele görüşülecektir.” şeklinde aldatarak topluyor ardından Rus işgalinde mahpushane yapılan Salih Hamdi Efendi’nin ticarethânesine (Taş Mağazalar) yerleştiriyorlardı. Hapishaneye götürülen her şahsın kapı önünde evvelâ üzeri aranıyor, bulunan para ziynet eşyası alınıyor. Her türlü gasp, darp ve işkenceyle hapishâneye sokuluyor. Çarşıda pazarda bulunmayanların ise zorla evlerine giriliyor, aynı suretle para, kıymetli eşya ve ziynetleri alındıktan sonra bir kısmı kapıları önünde feci bir şekilde katlediliyor. Diğer bir kısmı ise çeşitli zulümlerle yine hapishâneye sevk olunuyor. Bu hâl üç gün süreyle devam ediyor. Dördüncü günün sabahı Müslüman kadınlarının da toplanmasına başlanıyor. Toplanan on dört kadınla iki kız çocuğu Salih Hamdi Efendi’nin ticârethânesi karşısındaki Haydar Bey’in ahşap oteline yerleştiriliyor.
Artık Arşak ve maiyetindekilerin kanlı emellerini tatbik etme vakti gelmişti. İşe önce Salih Hamdi Efendi’nin ticârethânesinde bulunanlardan başlanıyor. Salih Hamdi Efendi’nin ticârethânesinde bulunanlar sırasıyla, kapıdan girildiği zaman sağdan birinci odaya yirmi üç, soldan birinci odaya dört, ikinci odaya altmış, üçüncü odaya elli ve boşluğun sonundaki odalardan soldakine kırk sekiz ve sağdakine sekiz, toplamda yüz doksan üç ‘’can’’ yerleştiriliyor. Soldan birinci odada bulunan belediye reisi Hafız Süleyman Efendi ile Kormas köylü (Polatlı) Ahmed ve Abraslı (Akbulut) İrfan ve Vağandalı (Çayırköprü) Pirî odadan çıkarılıyor. Ellerinde bulunan süngü balta ve demirle pek feci bir surette öldürülüyor, daha sonra sırasıyla diğer odalara geçerek aynı suretle katle başlanıyor. Gözleri önünde fecî bir surette ve vahşîce arkadaşlarının katledildiğini gören diğer mahpuslar canhıraş sadalarla bağırıyorlar ve kendilerine sıra gelince mümkün mertebe nefislerini müdafaaya çalışsalar da bütün müdafaa imkânlarından mahrum bir şekilde vahşetin en büyüğüne maruz kalarak bin türlü işkence arasında can veriyorlardı. Tüm bunlar olurken ikinci odada bulunan altmış kişiden Murad Çavuş, Şevki Saraç Hafız ve Zâhid mahallesinden Beydioğlu Sadık (Ermeniler firar ettikten sonra yangın içinden çıkarılanlar) ölüler arasına sokularak kendilerine ölü vaziyeti vererek hayatlarını kurtarabiliyorlar. Süngü ve baltayla icrâ edilen işkence karşında yere yığılmak yetmiyormuş gibi cansız bedenlerin üzerine gazyağı döküp yakmak suretiyle arada sıkışık kalanlardan ölmemiş olanlar dahi bu suretle yakılmış oluyor.
İnsanın bu işkenceye maruz kalırken ki duyduğu acı kadar, bu işkenceden dolayı yükselen feryadı duymaktaki acıda dayanılmaz. Boşluğun nihayetindeki ve soldaki odada bu feryadı duyan kırk sekiz kişiye sıra gelmişti. Bunlar içinde bulunan Dağıstan’ın Kompo şehrine bağlı Hokal kasabası ahâlisinden olup o tarihten sekiz ay evvel Bayburt’a gelerek kunduracılıkla uğraşan yirmi iki yaşındaki Mehmed oğlu Abdullah, karşısında cereyan eden feci sahneyi görür görmez arkadaşlarını müdafaa da bulunmaya sevk ediyor. Bulundukları odanın dışarıya bakan boşluktan kopardıkları demirle zemine döşenmiş kemer taşlarını sökerek kapıyı kapatmaya çalışmak bi-çareden başka bir şey değildi. Katle gelen Ermeniler bu durumu görünce kapıyı kırmaya çalışsalar da yığılan taşlardan içeriye girilmesi mümkün olmadığı için bu defa kapı arasından ve baca boşluklarından bomba atarak kurşun yağdırarak hücum ediyorlar. Ne olursa olsun müdafaayı elden bırakmamaktan başka çareleri olmayan bu çaresiz ‘’can’’lar boşluklardan bırakılan bombaları tekrar geriye atmak ve taşlarla karşı koymak suretiyle, diğer yandan odanın beton duvarında gedik açmaya çalışıyorlar.
Bu feci sahne devam etmekteyken Haydar Bey’in oteline doldurulan on dört kadın baştan aşağıya soyulup çıplak bir halde güya teşhir etmek maksadıyla bulundukları yerden çıkarılıyor. Haydar Bey’in oteline bitişik Çavuşoğlu’nun oteline nakledilen bu zavallılar bir bir katledilip, ardından otel ateşe veriliyor.
Oteli yakmadan önce bu on dört kadından üçü elbiselerinin tamamen çıkarılması hakkındaki teklife tahammül edemeyerek kendilerini pencereden dışarıya atıyorlar. Bu kadınlardan ikisi kaçmaya çalışırken otel civarında bulunan Ermeni devriyeleri tarafından katlediliyor. Pencereden aşağı atlayan kadınlardan teki diğerleri gibi kaçmaya yeltenemiyor, çünkü ayakları kırılmış bir şekilde acıyla yerde kıvranıyordu. Kendisiyle birlikte otele tevkif edilen iki kızının yukarıdan bu durumu görüp feryada başlaması üzerine gözü dönmüşler bu annenin yavrularını hemen aşağı indiriliyorlar ve diğer zavallı on üç kişinin gözleri önünde katlediliyorlar. Görülmemiş ve akla hayale gelmeyecek işkencelerin ardı arkası kesilmiyor. Bu katledilen yavruların biri annenin bir koluna, diğerini öteki koluna yatırıyorlar. Ayakları kırılmış vaziyette ve iki koluna cansız bir şekilde uzanmış yavrularının acısına can nasıl dayansın..! Anne sabrının tükenme noktasına eriştiği bu sahne, üzerlerine gaz dökülüp yakılmak suretiyle son buluyor.
Bu iki yapının içinde ve etrafında tüm bu zulüm devam ederken mahalleler arasında da yağma başlamış, yangınlar çıkarılmıştı. Bi-çare göğe yükselen feryadın figanın eşliğinde, beş yüze yakın iğfal edilmiş kadınlara; derisi yüzülmek suretiyle güya ibret olsun diye yol kenarına atılan kimi bedenlerle beraber, bin bir türlü işkence sonrasında yakılmış küçük yavrularda ekleniyordu.
Tüm bu işkenceler devam ederken Bayburt’un güney batısında ve caddenin sol tarafında Rusların cephanelik olarak kullandığı binbaşı hanları plân haricinde ateşleniyor. Yeri göğü inleten bu müthiş patlama katliâm faaliyetinde bulunan Ermenileri şaşırtıyor.’’ Kasabaya Türkler geliyor, toplar patlıyor!” sözleriyle şuursuz bir şekilde sağa sola kaçışmaya başlıyorlar. Savunmasız halka her türlü işkenceyi keza katliamı tattıran gözü dönmüşler korkuyla telaşla yakıp yıktıkları Bayburt’u nihayet terk ediyorlar.

Daha önce Salih Hamdi Efendi’nin ticârethânesinde o zamana kadar Ermenileri meşgul etmeye muvaffak olan bu kırk sekiz kişi birden bire oluşan bu sessizliğe anlam veremedi.
Bu anlamsız bekleyiş uzun sürmedi. Bir kaç ses yükseldi...
–"Top patladı... Türk kıtası Bayburt’a ulaştı... Ermeniler kaçıyor..." gibi seslenişler ile etrafta gizlenenler haberdar edildi. Salih Hamdi Efendi’nin ticârethânesinde o insanın kanını donduran bi-çare müdafaa için bekleyenler nihayet bulundukları yerden çıkarak, tüm ahâliyle birlikte Ermeniler tarafından yangına verilmiş şehri söndürmeye başlıyorlar...
***
Kop Savunması'na müteakip yaşanan Ermeni mezalimi eylem olarak bitmişti... Fakat "Ermeni soykırımı" iddiaları ile yalan ve türlü iftiralarla sözde devam ediyor!
Kaynak: Ermeni Mezâlimi, İstanbul: Sebil Yayınevi, 1976,s.176-181.
Arşivler Genel Müdürlüğü Kafkaslar´da ve Anadolu´da Ermeni Mezalimi
Bayburt Sempozyumu
Bayburt Postası

- CHP, son seçim zaferini onunla kazanmıştı
- Atalay: “Susadıysanız, profesyonel lige çıkarsınız”
- "O an ve sonrası"
- Hacıhasanzade veya bir Bayburt aşığı…
- Tavernier Seyahatnamesi’nden “Doğu” tarifi







